Ana Sayfa Blog Sayfa 92

Alevi Hakları: Mücadele ve Taleplerin Tartışıldığı Panel

Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde Alevi toplumunun hak mücadelesi ve taleplerinin ele alınacağı önemli bir panel dizisi düzenleniyor. AABF BW Süd Platformu ve bileşenleri tarafından organize edilen panellerde, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ile Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Arslan konuşmacı olarak yer alacak.

Organizasyon, Alevi toplumu arasında birlik ve dayanışmayı artırmayı hedefliyor. Düzenleyiciler, tüm canları bu önemli etkinliğe davet ederek, “Birliğimizi güçlendirmek, ortak taleplerimizi dile getirmek ve dayanışmamızı büyütmek amacıyla panelimize katılmanız, birlikte oluşturduğumuz dayanışma gücüne güç katacaktır.” şeklinde bir çağrıda bulundu.

Panel programı 20 Ekim 2025 tarihinde Schopfheim’de başlayacak. Ardından 21 Ekim’de Müllheim, 23 Ekim’de Karlsruhe, 24 Ekim’de Offenburg, 25 Ekim’de Bühl ve 26 Ekim’de Kehl’de devam edecek. Tüm etkinlikler saat 18.00’de başlayacak, Kehl’deki oturum ise 13.00’de gerçekleştirilecek.

Bu paneller, Alevi toplumunun hakları ve talepleri üzerine derinlemesine bir tartışma ortamı sağlamayı amaçlıyor. Her kesimden katılımcının davetli olduğu etkinlikler, Alevi kimliğinin ve inanç özgürlüğünün korunması adına önemli bir fırsat sunuyor.

Alevi kurumları: ‘Cemevi Külliyesi’ne müdahale kabul edilemez!

Alevi kurumları, MHP tarafından 11 Ekim’de Hacı Bektaş’ta açılması planlanan “Cemevi Külliyesi”ne sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve diğer birçok Alevi derneği, bu girişimin Alevi inancına yönelik bir dizayn çabası olduğunu belirtti. Açıklamada, “Bu yapıya rızalık göstermeyeceğiz. Külliye kavramının Alevi inanç geleneğinde yeri yoktur” ifadelerine yer verildi.

Alevi kurumları, MHP’nin geçmişteki Alevi katliamlarıyla anıldığını vurgulayarak, “O katliamların sorumluluğunu taşımayan bir siyasi geleneğin, Cemevi Külliyesi açıyoruz demesi; Alevi toplumunun vicdanında bir samimiyet ifadesi değil, aksine bir asimilasyon girişimidir” dedi. Açıklamada, Alevilerin geçmişte yaşadığı acıların unutulmaması gerektiği ve bu tür girişimlerin toplumsal barışı zedeleyeceği ifade edildi.

Kuruluşlar, Alevi inancına yönelik sistematik asimilasyon politikalarına son verilmesi gerektiğini belirterek, “Alevi köylerine cami yapılması, din derslerinde Sünni inancın dayatılması ve Diyanet’in müdahalesine izin verilmesi gibi uygulamalara karşı durulmalıdır” çağrısında bulundu. Gerçek bir toplumsal barışın, eşitlik ve hak ihlallerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağına dikkat çekildi.

Alevi kurumları, birlik olma çağrısını yineleyerek, “İnancımızdan elinizi çekin!” vurgusunu yaptı. Bu çağrı, Alevi toplumunun kendilerini ifade etme ve inanç özgürlüğüne saygı gösterilmesini talep etme yönündeki kararlılığını ortaya koyuyor.

Cem Vakfı’ndan ayrılıklar devam ediyor; Kıraç Cemevi karşı durdu!

Cem Vakfı’nın Kıraç Cemevi yönetimine kayyum usulüyle yaptığı atamalar, cemevi yönetimini rahatsız etti. Mevcut başkan Hasan Kaya ve yönetimi, kendilerine ait olmayan bir kadronun atanmasına itiraz ederek yargı sürecini başlattı. Kaya, cemevinin yönetimini üstlenmesi beklenen kişilerin daha önce hiçbir hizmette bulunmadığını ve cemeviyle ilgilerinin olmadığını dile getirdi.

Kıraç Cemevi yönetimi, Cem Vakfı’nın baskıcı politikaları nedeniyle ayrılma kararı aldıklarını duyurdu. Hasan Kaya, 4 Ekim tarihinde kendilerine ulaşan bir kararla yönetimden uzaklaştırılmak istediklerini öğrendiklerini, bu duruma karşı hukuki yola başvurduklarını belirtti. Kaya, kendisinin 19 yıldır yönetimde olduğunu ve ilk kez böyle bir durumla karşılaştığını vurguladı.

Ayrıca, atanan kişilerin cemevinin nerede olduğunu bilmediklerini ve yönetim kadrosunda sabıkalı bireylerin yer aldığını ifade etti. Kaya, bu durumu “kayyum atamak” olarak nitelendirerek, Cem Vakfı’nın demokratik yöntemlerden uzaklaştığını ve cemevinin asli sahiplerinin yok sayıldığını söyledi.

Cem Vakfı’nın yönetim anlayışındaki değişiklikler, Kıraç Cemevi dışında diğer cemevlerinde de benzer rahatsızlıklara yol açmış durumda. Cemevi yönetimi, bu durumu kabullenmeyerek, kendi kurdukları ve emek verdikleri yapının özünü korumak için mücadele edeceklerini belirtti.

Gar Katliamı’nda kaybettiğimiz 104 can, Bornova Cemevi’nde anıldı

10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılı dolayısıyla Bornova Cemevi’nde anma etkinliği düzenlendi. Etkinlikte, katliamda hayatını kaybeden 104 kişi için çerağlar uyandırıldı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Bornova Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği ile Bornova Kadın Dayanışması’nın ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ‘Barış ve Demokrasi Mücadelesi’ temalı bir panel de gerçekleştirildi.

Panelde Araştırmacı-Yazar Erdal Yıldırım, Avukat Hasan Hüseyin Evin ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan çeşitli konularda sunumlar yaparak, geçmişten bugüne katliamların ve adalet arayışlarının önemine vurgu yaptılar. Anmanın başlangıcında yapılan saygı duruşu ve slayt gösterisinin ardından, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Cemevi Başkanı Barış Çelik, barış ve adalet talebinin devam ettiğini belirtti.

Katliamda yaşamını yitiren Mesut Mak’ın eşi Evrim Mak, etkinlikte yaptığı konuşmada, eşinin adaletsizliklere karşı verdiği mücadeleyi anlatarak, “Mesut’un hikayesi bu ülkede kapanmayan bir yaranın hikayesidir,” dedi. Katliamların bir daha yaşanmaması için yüzleşme ve dayanışma çağrısında bulundu.

Erdal Yıldırım, katliamlarla hesaplaşmanın önemini vurgulayarak, bu tür olayların resmi tarihin yanlışlarıyla karartıldığını ifade etti. Selma Gürkan ise, barış talebinin güncelliğine dikkat çekerek, iktidarın faşist bir rejim inşa etme çabalarına karşı durmanın gerekliliğini savundu. Avukat Hasan Hüseyin Evin, ise adalet taleplerinin önemini yineledi.

Affetmeyeceğiz… ELİF KELEŞ O

10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda, “Savaşa inat, barış hemen şimdi” diyerek bir araya gelen binlerce insan IŞİD’in bombalarıyla katledildi. Devletin ihmaliyle derinleşen bu insanlık suçu, Türkiye tarihinin en kanlı sivil katliamı olarak hala adalet bekliyor. 10 Ekim 2015 sabahı, Ankara Garı önünde toplanan binlerce insan, barışın en yalın, en insani talebiyle bir aradaydı. “Savaşa inat, barış hemen şimdi” diyerek yola çıkanlar, IŞİD’in canlı bombaları tarafından katledildi. Ancak bu katliam yalnızca bir terör saldırısı değil; devletin ihmaliyle, istihbaratın körlüğüyle, adaletin sessizliğiyle derinleşmiş bir insanlık suçuydu.

O gün, KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde düzenlenen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi, bu ülkenin en geniş katılımlı barış çağrılarından biriydi. Fakat Ankara Tren Garı’nda, IŞİD terör örgütünün düzenlediği bombalı saldırı sonucu 104 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Türkiye tarihinin en kanlı sivil katliamı olarak hafızalarımıza kazındı bu gün. 104 can Her biri barışın, adaletin, eşitliğin savunucusuydu. Her biri, Ortadoğu’da emperyalist savaş politikalarına ve içeride yürütülen kirli savaşa karşı sesini yükseltmişti. Fakat devlet o sesi susturdu. Kimin istihbaratı vardı, kim izledi, kim göz yumdu; yıllar geçti, yanıtlar gelmedi. Dosyalar kapatıldı, adalet toprağa gömüldü.

Devlet, tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta olduğu gibi bu katliamda da “seyirci” değil, “sistematik bir fail”dir. Çünkü bu ülkede barış demek, kardeşlik demek, laiklik demek, eşit yurttaşlık demek her zaman iktidarın savaş düzenine, milliyetçi söylemine ve sermaye düzenine çomak sokmak anlamına geldi. Devlet, “barış isteyenler”i her daim “tehdit” olarak gördü. O yüzden 10 Ekim yalnızca bir katliam değil, “barış isteyenlerin cezalandırıldığı” bir politik infazdır. Bugün on yıl geçti. Meydanlarda hala aynı sorular yankılanıyor. Kim korudu bu katilleri? Kim yol verdi? Kim göz yumdu? Ve kim sustu?

Yargı mekanizması, adalet duygusunu değil, devletin bekasını korudu. Dosyalar “gizlilik”le, duruşmalar “ihmal”le kapatıldı. Oysa adaletin olmadığı yerde barışın da toplumsal güvenin de olmayacağını en iyi biz biliyoruz. Ankara Gar Katliamı, yalnızca bir anma tarihi değil; bu topraklarda adaletin nasıl sistematik biçimde yok edildiğinin de aynasıdır. O gün katledilen canlarımız, bugünün mücadelesine ışık tutuyor. Çünkü barış, yalnızca savaşın yokluğu değil; eşitliğin, adaletin, inancın, kimliğin özgürce yaşanabildiği bir düzenin adıdır. Bizler, 10 Ekim’in tanıkları, bu düzenin değişmesini isteyenler olarak biliyoruz ki; barış talebi, iktidarların lütfu değil halkın hakkıdır. Bu hakkı gasp eden, halkın iradesine kast eden her güç, tarihin karanlık sayfalarına yazılacaktır.

10 Ekim, Alevi’sinden Kürt’üne, sosyalistinden emekçisine; farklı kimliklerin bir araya geldiği bir insanlık meydanıydı. Bu yüzden hala korkutucudur. Çünkü 10 Ekim, “bir araya gelen halkların” umududur. İşte bu umudu öldürmek istediler. Ama başaramadılar. Çünkü barış, bir kez insanın vicdanına kazındığında, hiçbir bomba onu susturamaz.
Bugün, on yıl sonra bir kez daha söylüyoruz.
Biz unutmuyoruz. Katillerin adını da biliyoruz, göz yumanların yüzünü de. Barışa kastedenleri affetmeyeceğiz.

Ve ne olursa olsun, her 10 Ekim’de, Ankara Garı’nın merdivenlerinde, bir ülkenin vicdanı yeniden toplanacak. Çünkü biz, yaşamı savunanların, barışa inananların çocuklarıyız.

10 Ekim’i unutmadık, unutturmayacağız!

Ra Haq Kızılbaş Ocakların Merkezi Dersim Kuşatma Altında! İMAM CANPOLAT

Kuşkusuz Dersim merkezli Kızılbaş Alevi Ocakları yeni kuşatılmadı.

Kürdistan coğrafyasıyla birlikte kuşatma altına alındı.

Kürdistan’ın en son kuşatılan ve düşürülen kalesi, kadim Mameki/Dersim’dir

Tarihimizde Dersim; geniş, daha çok da ‘Fırat’ın batısındaki topraklarda yaşayan Ra Haq Alevi Kızılbaşların yaşadığı Kuzey Kürdistan’ın bir bölümünün adıdır. Başka bir ifade edişle söylemek gerekirse kadim Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumunun yaşadığı geniş coğrafyanın adıdır, Dersim. Bazı insanlar Dersim’i, devletin 1935 yılından sonra çizdiği Tunçeli, günümüzdeki söylemiyle Tunceli il sınırlarıyla ifade etmektedir. Bu doğru değildir, doğrusu; Koçgiri’den Gımgım’a, Gımgım’dan Sarız’a, Sarız’dan Maraş’a kadar uzanan geniş Ra Haq Kızılbaş toplulukların yaşadığı geniş coğrafyanın adıdır. Şimdiki Tunceli/Tunçeli denilen yerleşim yerinin adı Mameki’dir. Mameki, o dönemde Munzur kenarında şirin bir köydür.

İşgalci Türk devleti neden bu şirin köyü il merkezi yaptı? Nedeni şu; Ra Haq Kızılbaş Alevi Ocaklarının merkezi ve Alevi topluluklarını denetim altına almak için stratejik bir yer olmasıdır.

M. Kemal’in Sıdıka Avar’a talimatı!

1937-38 Soykırımı sırasında binlerce Kürt kız çocukları “besleme” adı altında esir alındı, ezici çoğundan bir daha haber alınamadı.

Bu, Kemalist Türk devletinin temel ilkelerinden biriydi ve süreç içerisinde, soykırımlarla bütün Kürdistan’da uygulandı.

Sıdıka Avar’a, “Bir toplumu değiştirmek/asimile etmek istiyorsan, en doğru yöntem, onların küçük yaştaki kız çocuklarını alıp eğiteceksin ve onlar senin yapmak istediğini, daha iyi yaparlar,” diyordu M. Kemal.

Sıdıka Avar, Dersim’de İlkokul çağında olan binlerce Kürt Alevi kız çocukları ailelerin rızası olmadan toplar ve M. Kemal’in talimatı doğrultusunda eğitir. (Sıdıka Avar’ın “Dağ Çiçeklerim.”)

Benzer bir uygulama 12 Eylül 1980’de faşist askeri darbeyle başlatılır. Dersim’e, (Mameki’ye) vali olarak atanan General Kenan Güven’in ilkokul çağındaki binlerce çocuğun ailelerin rızası olmadan, zorla alınarak İmam Hatip ve İlahiyat Okullarına gönderdi. Bu çocukların büyük çoğunluğundan bir daha haber alınamadı. (Daha geniş bilgi için Mesut Özcan’ın bu konu üzerine yaptığı çalışmaya bakılabilir.)

Kenan Güven, sadece Ra Haq çocuklarını toplamakla sınırlı kalmadı, bütün Alevi köy ve kasabalarına cami yaptırdı. Bununla yetinmedi, halkımızı askeri zorla Cami’ye götürmeye çalıştı.

Kutsal mekanlarımız olan Ocaklarımız ve ziyaretlerimiz Türk devletinin kuruluşunun arkasından yasaklandı, (1925) şimdide işgal edilmektedir.

“Yüzyıl sonra Kızılbaş Aleviler değil bu cami burada kalır”

12 Eylül 1980 askeri faşist darbeci yönetim Dersimin merkezi olan Mameki’den başlayarak önce bütün Kürt Ra Haq Alevi toplumun yaşadığı bütün il, kasaba ve köylere kadar camiler ve mescitler yaptırdı.

Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumunun camiye gitmediği bilindiği halde, neden Ra Haq köy ve kasabalarına cami ve mescitler yapıldı, hala da yapılmaktadır? Kenan Güven’in bürokrat bir danışmanı vardı o dönemde, bu bürokrat Vali Kenan Güven’e; “Paşam bunlar Alevi camiye gitmezler, neden bu kadar masraf yapıyoruz” diyor. K. Güven, “ben seni akıllı adam sanıyordum, ben bilmiyor muyum bunların Kızılbaş Alevi olduklarını. Yüzyıl sonra Kızılbaş Aleviler değil bu cami burada kalır,” diye danışmanını tersler.

Yıllardır Mameki merkezde bir Cemevi vardır. Bu Cemevi, Ra Haq Dersimlilerin inancından çok Sünni Kemalist devletin istediği gibi çalışmaktadır. Bu Cemevi’nin başına getirilen kişiler açıkça devletle çalışmakta bir sakınca görmemektedirler. Elinde Kürt Alevi kanı olan başta Meral Akşener olmak üzere neredeyse soykırımcı bütün Türk devlet yöneticilerini getirip posta oturttular.

Kürt Özgürlük mücadelesinde şehit düşen gerilla cenazelerinin inanç ritüellerini bu cemevinde yerine getirilmesine izin vermediler. Ra Haq inancına ve yaşam felsefesine göre bu düşkünlüktür.

Liseli yıllarımda Fikret Hakan’ın çevirdiği bir Pir Sultan Abdal filmini izlemiştim. Bu filmi birçok kişi hatırlar. Bu filmde, Pir Sultan’ın talibi Xızır İstanbul’a gidip okur ve sonunda vali olarak Sivas’a atanır. Vali Xızır’ın ilk görevi zulme karşı direnen Pir Sultan’ı tutuklamak ve ardından da idam etmek olur.

Vali Xızır, idamdan önce bir sofra kurar ve Pir Sultan’ı sofraya davet eder, Pir; “Bu sofrada yoksulun hakkı vardır, ben oturmam, benim itlerim de bu sofradan yemezler,” diyor ve zulme karşı direnişini sürdürüyordu. Ve filmde Osmanlı zaptiyeleri gidip Banaz’dan Pir Sultan’ın itlerini Sivas’a getirirler, aç ve susuz bırakılan köpekler, Osmanlı valisi Xızır’ın kurduğu çok çeşit gıdalarla donatılmış sofraya yanaşmazlar.

Bugün soykırımcı zalim Türk devletinin sofrasına oturanlar, sofrasına oturmakla kalmayarak onları posta oturtmanın ne anlama geldiğini okurun yorumuna bırakmak sanırım doğru olacaktır.

Ra haq Ocağını kadın temsil eder!

Ocaklar, Ra Haq Kızılbaş Alevi inancının temel kurumudur. Ocak sahibi Ana’dır. Bu yol, Mürşitler, Pirler, Rayver ve Ozanlar üzerinden günümüze gelmiştir.

Devlet, Ra Haq Toplumunu asimile etmeye yol önderleri üzerinden ulaşmak istiyor!

Türk devleti, Ra haq kızılbaş toplumunu etkilemeye, değiştirip dönüştürmeye inanç önderleri ve kutsal mekanları üzerinden yaklaşmaktadır. 1937-38 Tertelesine başlarken, önce, Dersim’in Bargini köyünde bulunan kadım Mürşit Ocağı Axuçan pirlerini teslim almak isterler, teslim alamayınca da topluca katledilirler. Elâzığ Buğday meydanında Seyit Rıza ile idam edilenler de Ra Haq Pirleriydi.

Türk devlet zihniyeti değişmemiştir. Günümüzde Kızılbaş Ra Haq topluluklarına cami yaptırma ikinci plana düşürmüş olsa da asimilasyon çalışmaları bütün hızı ile devam etmektedir. Şimdi de Alevi toplumunun örgütlendiği dergâh ve dernekleri mescide/camiye çevirme çalışmasını öncelediği açığa çıkmaktadır. Bunu da kurdukları “Alevi Bektaş’ı Kültü ve Cemevi Başkanlığı” üzerinden yapmaktadırlar!

Kutsal mekanlarımız bir bir işgal ediliyor!

Bugün Türk özel savaş rejimi, Ra Haq toplumunun kutsal mekanlarına açıkça el atmıştır.

Düzgün Baba, (Kemere Duzgın) Munzur Gözeleri, Gola Buyere, (Buyer Ana), Coği Baba, vd. Ra Haq Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi ve inancında çok belirleyici bir yeri vardır. Bu öncü ya da özelliğimden dolayı devlet buralara el atmaktadır. Bu kutsallara el atarak Ra Haq inancını asimile etmek istemektedir.

Çok yakın zamanda Munzur Gözelerine, o kutsal mekâna Mescit yapıldı. Bu hamle, Ra Haq inancına karşı ciddi bir saldırıdır. Bu bir işgaldir, bir talandır.

“Gola Cetu” Ziyareti örneğinde olduğu gibi kimi ziyaretlerimiz de barajlarla sular altında bırakılıyor. Yine “Kemere Duzgın” (Düzgün Baba) örneğinde de gördüğümüz gibi, “yeni yerler inşa etme” adı altında doğallığı dejenere edilmektedir. Bütün amaç süreç içerisinde otantik yapısını bozarak ziyaretlerimizin özelliğini anlamsızlaştırmak ve süreç içerisinde ortadan kaldırmaktır.

Elbette kurumlarımız, devletin bu hamlesine karşı sessiz kalmadılar hemen karşı basın açıklamaları yaptılar. İlk elden bu tür tepkilerin verilmesi anlamlıdır. Ancak bu açıklamalarla sınırlı kalınırsa devlet geri adım atma yerine asimilasyonu sonuca götürme çalışmalarına hız verir.

Unutmayalım ki, devlet Kızılbaş Alevi inanç ve yaşam felsefesini ortadan kaldırmaya taktiksel değil stratejik yaklaşmaktadır.

Bir süre önce Munzur Üniversitesi üzerinden “Günümüzün Horasan’ı Tunceli” adı altında bir hafta boyunca Aleviliğin Türk inancı, Dersimlilerin de Orta Asya’dan gelen Türkler olduğunu anlattılar. Bu tür çalışmalar hafıza oluşturma çalışmalarıdır ve ne tarihsel ne de inançsaldır. Devlet eksenli bu tür çalışmalar hem inançsal hem de etniksel kimliklere yapılan saldırılardır, ciddiye alınması ve karşı tutum geliştirilmesi gerekir.

Hangi sürekten olursak olalım bütün Alevi kurumları devletin bu kültürel ve inançsal soykırım politikalarına karşı ortaklaşmalı ve ortak eylemler yapmalılar. Bu ertelenemez ve zorunlu bir görev olmaktadır.

Yavuz Bingöl’e Alevilerden Sert Yanıt: “Açılan Yara Sofrasına Deyiş Yakışmaz”

Yavuz Bingöl’ün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile gerçekleştirdiği görüşmede Alevi deyişi söylemesi, Alevi toplumu içinde sert tepkilere yol açtı. Bingöl’ün Bahçeli’nin huzurunda “Seversen Ali’yi, değme yarama” deyişini okuması, Alevi inanç değerlerinin siyasete alet edilmesi olarak değerlendirildi. Tepkilerde, Alevi inancının, siyasal iktidarların gölgesinde araçsallaştırılmasının kabul edilemez olduğu vurgulandı.

Alevi çevreleri, Bingöl’ün bu davranışını eleştirirken, “Deyiş söylemekle Alevi olunmaz. Hele zalimin gölgesinde, onun diline dolanan biriysen hiç olunmaz!” şeklinde açıklamalarda bulundu. Bu ifadeler, Alevi inancını, öz değerleri ile bağdaştıran bir duruş sergileme isteğini gösteriyor.

Ayrıca, bazı yorumlarda Bingöl’ün geçmişte halk ozanlarıyla anıldığı, ancak şimdi Alevi değerlerinden uzaklaştığına dikkat çekilerek, “Kimi bozkırın tezenesi, kimi bozkırın tezeği oldu” denildi. Alevi-Bektaşi geleneğinde deyişlerin, cem ve semah gibi ibadetlerin özünde yer aldığı ve bu tür değerlerin politik gösterilerde yer almasının yanlış olduğu ifade edildi.

Sonuç olarak, Alevi inanç unsurlarının siyasi meşruiyet sağlama amacıyla kullanılması Alevi toplumu tarafından reddedilmektedir. Alevi bireyler, inanç değerlerinin iktidar ilişkileri altında araçsallaştırılmasına karşı çıkmakta ve bu konudaki hassasiyetlerini dile getirmektedir.

Fatoş Sarıkaya: Ödülümü Suriye’deki Alevi kadınlara ithaf ediyorum

Gurbetelli Ersöz Kadın Gazeteciler Ödül Töreni, Çand Amed Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Törende, fotoğraf dalında ödüle layık görülen Fatoş Sarıkaya, “Aşımsız Bellek” isimli fotoğrafıyla dikkat çekti. Sarıkaya, ödülünü Suriye’de katledilen Alevi kadınlara adadığını belirtti. Etkinlikte, katledilen kadın gazetecilerin anısına sergilenen fotoğraflar ve “Özgür basın kadın şehitlerini unutmayacağız” yazılı pankartlar dikkat çekti.

Törende konuşan Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği Başkanı Roza Metina, özgür basın çalışanlarının mücadelesine vurgu yaparak, Gurbetelli Ersöz’ün basın tarihindeki önemine dikkat çekti. Ersöz’ün, kadın gazetecilere güç verdiğini ve özgür basın alanında önemli bir yere sahip olduğunu ifade etti. Ayrıca, katılımcılar barış çağrısında bulunarak, kadınların mücadelesinin önemini vurguladılar.

Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, 90’lı yıllarda Kürt basınında verilen mücadeleye dikkat çekti. Kadınların bu süreçteki rolünün önemine değinen Uçar, barışın sağlanması için kadınların sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Kürt siyasetçi Gültan Kışanak da, barışın ancak hakikatin anlatılmasıyla mümkün olacağını ifade etti.

Tören, Barış Anneleri’ne verilen Onur Ödülü ile devam etti. Mürvet Demir’in, kadınların her alanda varlığına vurgu yaptığı konuşmasının ardından etkinlik, müzik eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi. Bu anlamlı etkinlik, kadın gazetecilerin mücadelesini ve dayanışmasını bir kez daha gözler önüne serdi.

Yavuz Bingöl’e Alevilerden Sert Yanıt: “Deyişle Alevilik Olmaz!”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin katıldığı bir programda Alevi deyişi söyleyen sanatçı Yavuz Bingöl, Alevi toplumundan sert tepkilerle karşılaştı. Tepkilerin odak noktası, Bingöl’ün Alevi inanç değerlerini siyasi iktidarların etkisi altında kullanmasının kabul edilemez olmasıydı.

Alevi çevreleri, Bingöl’ün Bahçeli’nin karşısında “Seversen Ali’yi, değme yarama” deyişini seslendirmesine dikkat çekerek, “Yara açanların, yaralarımızı kanatanların kapısına kul olmak yetmemiş, yanında Alevi inancını da deyişini de götürmüş. Alevi inancını o kirli sofralara meze ediyor,” ifadelerini kullandı.

Açıklamalarda, “Deyiş söylemekle Alevi olunmaz! Hele zalimin gölgesinde, onun diline dolanan bir figürsen hiç olunmaz! İnancı, onuru, değerleri ranta ve iktidara peşkeş çekenlere tek söz yeter: Biz sizi not ettik!” denildi. Bu sözler, Alevi toplumu içinde yaşanan derin bir hayal kırıklığını yansıtıyor.

Bingöl’ün sanat yaşamının ilk dönemlerinde halk ozanlarıyla anıldığı, ancak zamanla halktan ve Alevi değerlerinden uzaklaştığı eleştirileri de gündeme geldi. Bazı yorumlar, “Kimi bozkırın tezenesi, kimi bozkırın tezeği oldu,” şeklinde tepkileri dile getiriyor.

Zahiri Akıl ile Bâtıni İnanç Arasında: Munzur’da Bir Vicdan Sınavı ÖZGÜR DEMİR

Munzur Üniversitesi, günlerdir sadece akademik tartışmanın değil, derin bir vicdan sınavının da odağında.
Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın “Kırklar Meclisi” üzerine yaptığı paylaşım, bir anda Alevi inancını tartışma konusu haline getirdi.
Üniversite yönetimi, bu paylaşım nedeniyle inceleme başlatınca, mesele artık bir tweetin ötesine geçti:
Bu ülkede inanç özgürlüğü bir kez daha test ediliyor.

Alevi kurumları açık konuşuyor:
Bu bir disiplin meselesi değil, bir inanç yargılamasıdır.
Çünkü burada sorgulanan bir fikir değil, “Cem’de makam yoktur, herkes candır” diyen bin yıllık bir inançtır.
Sorulması gereken soru şudur:
Devletin üniversitesi, hangi hakla bir inancı sorgulama cüretini gösteriyor?

Türkiye’nin Cumhuriyeti öncesi ve sonrası hâlâ yüzleşemediği bir gerçeği var:
İnanç çeşitliliği bu ülkede hâlâ bir “şüphe alanı”.
Ne zaman Alevilik dile gelse, hemen “saygısızlık”, “dini değerleri aşağılama” gibi klişeler devreye sokuluyor.
Bu refleks cehaletten değil, sistematik bir asimilasyon kültüründen besleniyor.
Oysa Alevilik, bu toprakların en kadim, en barışçıl öğretilerinden biridir.
Cem’de kimse kimsenin önünde değildir.
Kadın, erkek, pir, talip… herkes birdir, herkes candır.
Bu eşitlik anlayışına saldırmak, sadece Aleviliğe değil, yurttaşlık fikrine saldırıdır.

Rektörlüğün tutumu, açıkça akademik özgürlüğü gölgelemiştir.
Üniversite, dogmanın değil düşüncenin evi olmalıydı.
Ancak görüyoruz ki, bugün bazı üniversiteler inançları anlamak yerine, denetlemeyi tercih ediyor.
Bu da Türkiye’nin entelektüel yoksullaşmasının acı bir göstergesi.

Alevi kurumları haklı olarak soruyor:
“Zahiri akılla Bâtıni inanç yargılanabilir mi?”
Elbette hayır.
Ama bugün devletin kurumları, o zahiri akılla bâtıniliği tartmaya kalkıyor.
Bu, davranış biçimi Aleviliğe değil, inanç özgürlüğüne ve laikliğe açılmış bir davadır.

Unutmayalım; bu mesele sadece Yalçın Çakmak meselesi olmamalıdır.
Bu mesele, bu topraklarda farklı inançların nefes alıp alamayacağı meselesidir.
Bir toplum, inancını özgürce yaşayamadığı sürece ne laik olur, ne de özgür.

Dersim’in kalbinde, Aleviliğin belleğinde yaşanan bu olay bize bir kez daha gösteriyor:
Bu ülkede hâlâ “devletin inançla sınavı” bitmemiştir.
Ve her sınavda olduğu gibi, bedeli yine halk, yine inanç sahipleri ödüyor.

Belki de en yalın gerçeği tekrar etmek gerek:
İnanç, kimsenin ölçüp biçebileceği bir şey değildir.
Zahiri akıl, Bâtıni inancı anlayamaz.
Ama belki de asıl mesele budur:
Bu ülkede hâlâ anlamaya değil, yargılamaya meyilli bir zihniyetin egemen olması.