Ali’den Döne Tıraş’a Kalan Diş

Bazı ölümler, geride bir sükunet değil, bir hesaplaşma bırakır. Döne Ana’nın (Döne Tıraş) ardından da öyle oldu. Onu uğurlarken anladık ki, taşıdığı şey yalnızca kırk sekiz yıllık bir hüzün değil, bu ülkenin en çok konuşulan ama en az anlaşılan katliamlarından birinin, ete kemiğe bürünmüş hafızasıymış. O hafıza, şimdi onunla birlikte gitti, ama geride bıraktığı tanıklık, artık bize ait.

Maraş diyince aklımıza gelen, Maraş diyince yüreğimizi yakan, Maraş diyince derinden bizi sarsan Ali’nin hikayesinin doğurucusuydu o. On dört yaşındaki Ali Tıraş, 1978 Aralığı’nda Kahramanmaraş’ta diri diri yakılarak katledildi, bedeni bir kazan içinde, bir komşunun kilerine bırakılarak ailesine “iade” edildi. Annesi Döne Tıraş, oğlunu artık başka türlü tanıyamayacak haldeki bedeninden değil, sökülüp getirilen bir dişinden tanıyabildi. O diş, kırk sekiz yıl boyunca yanında kaldı, bir gün öleceği zaman göğsünün üstüne konmasını vasiyet etmişti kızına.

Döne ve Ali Tıraş
Döne Tıraş ve Maraş Katliamında katledilen oğlu Ali Tıraş

Elbistan’ın Ambar köyünden Maraş’ın Bağlarbaşı Mahallesi’ne taşınmalarının üzerinden daha dört ay bile geçmemişti. Eşi Mehmet, yıllarca Avusturya’da, sonra Almanya’da işçilik yapmış, ailesini toparlayıp şehre yerleşmenin, çocuklarına daha iyi bir gelecek kurmanın hesabını yapmıştı belki. Oysa şehir, onları bekleyen bambaşka bir kaderin eşiğiydi.

Katliamdan günler önce, kapılara kırmızı işaretler konmaya başlandı. Kimse ne olduğunu bilmiyordu, soranlara “sayım yapıyoruz” cevabı veriliyordu. Bir akşam, mahalle camisine ağır bir tabut taşındı. Taşıyanlardan biri, hayatında hiç bu kadar ağır bir ölü taşımadığını sonradan söyledi. Çünkü tabutun içinde ölü değil, silah vardı. O gece imamın “herkes gelsin, emanetini alsın” çağrısı, aslında bir katliamın başlangıç işaretiydi. Ertesi sabah, mahallede sarıklı, şalvarlı, elleri baltalı, satırlı adamlar dolaşmaya başladı. Bir gün önce evlerinin demirini döven, betonunu atan, günlerdir “komşu” dedikleri insanlar, artık başka bir yüzle karşılarındaydı. İlk ateşe verilen ev, onların eviydi.

Döne Ana’nın o günlerde şehir sokaklarında gezerken tanık olduğu manzaralar, sıradan bir insan zihninin taşıyabileceği acının çok ötesindeydi. Oğlunu ararken, hastanelerde, buzhanelerde, mahalle aralarında gördüklerini yıllar sonra ancak anlatabildi. hamile bir kadının bedenine yapılanları, bir annenin göğsünün kesilip bebeğine verilişini, doksan yaşındaki bir kadının gözünün oyulmasını. Bunları anlatırken sesi hiç yükselmiyordu, sanki bunca yıl bu görüntüleri içinde taşımak, onu bağırmaktan çoktan alıkoymuştu. Yedi gün süren bu vahşetin sonunda, sıkıyönetim bölgesindeki bir görevlinin megafonla yaptığı “ya ölüsünü ya dirisini teslim edin” çağrı üzerine katliamı gerçekleştirenler korkup Ali’nin cesedini bıraktılar. Döne Ana, oğlunu son kez, artık tanınmaz haldeki bedeninden değil, bir dişinden tanıdı.

Döne Ana’nın hikayesinin belki de en çarpıcı katmanı burada başlıyor. O, sadece bir katliam tanığı değil, aynı zamanda uzun yıllar susan bir tanıktı. Katliamın ardından iki yıl boyunca Adana’daki mahkemeye gidip geldi, verdiği ifadelerle yetmişin üzerinde failin teşhis edilip tutuklanmasını sağladı. Ama bu cesaret, onu güvende kılmadı, tam tersine, hayatını tehlikeye attı. Bir albayın uyarısı üzerine eşiyle birlikte yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Bir daha o topraklara ayak basmadı.

Ve bütün bu yıllar boyunca, gördüklerini kimseye anlatmadı. Gazeteciler, yakınları, ısrarla ricada bulundu, ama o hep aynı korkuyla geri çekildi. “Ya Türkiye’deki kardeşlerime bir şey olursa.” Bu, kurbanın failden değil, kendi tanıklığından korktuğu bir sessizlikti. Maraş katliamının belki de en az konuşulan yüzü. Anlatmamak, unutmak değildi elbette, her gece, oğlunun eski bir ses kaydını dinleyerek uyudu. Kasette Ali, okulda kendisine namaz kıldırmaya çalışan öğretmeninden şikayet ediyordu. Sıradan bir çocuğun sıradan bir derdiydi bu, ama artık geriye kalan tek sesti. Döne Ana, hayatının sonuna doğru ancak bu vahşeti ayrıntılarıyla anlatmaya karar verdi.

Bu susma biçimini anlamadan, Maraş’ın nasıl “üstünün örtüldüğünü” de tam olarak anlayamayız. Katliam, dönemin medyasında yer bulmuş, kamuoyunun bir ölçüde bilgisi dahilinde gerçekleşmişti, ama failleri isimleriyle bilinmesine rağmen büyük çoğunluğu hiçbir zaman gerçek anlamda hesap vermedi. Mağdurların çoğu, tıpkı Döne Ana gibi, ya korkudan ya da güvenemedikleri bir sistemin içinde kaybolma kaygısıyla susmayı seçti. Bu, katliamın kendisi kadar, ardından gelen sessizliğin de örgütlü bir sonucuydu. İnsanları kendi topraklarında güvende hissettirmemek, konuşanı yalnızlaştırmak, tanıklığı riskli kılmak. Bir kartopu gibi büyüyen bu tanıklıklar zinciri, ancak yıllar içinde, mağdurların art arda konuşmaya başlamasıyla kırılabildi. Döne Ana da, hayatının sonunda, bu zincirin bir halkası oldu.

Duyduk ki gitmiş. Ali’sine doğru menzil almış, gitmiş Elbistan’a doğru. Eşi Mehmet’in mezarı zaten oradaydı, Ali’nin mezarı ise hala Maraş’ta, ailenin bir türlü köyüne getiremediği bir toprakta kalmıştı. Belki de yıllardır taşıdığı o acı, artık evladına kavuşacağı bir yolculuğa dönüşmüştü.

Acıları dinmiş midir, gözyaşları artık akmaz mıdır, bilmiyoruz. Bu katliamın hesabı bir gün sorulur mu, onu da bilmiyoruz. Ama bu hesabı sormak için, bu hesabı unutturmamak için elimizden geleni yapacağız. Gelecek çocuklara bu utancın bir daha yaşanmaması için, anneler çocuklarının ölümünü bir daha bu şekilde acı içinde yaşamasın diye, bu hafızayı diri tutacağız.

Sorumluların hesap verdiği günleri biz göremesek de, çocuklarımız görmese de, torunlarımızın bu hesabı mutlaka göreceğine, kapatacağına ve birlikte yaşamanın yolunu bulacağına inanıyorum.

Maraş, mağdurların kendilerini suçladığı, kendini ifade etmekten korktuğu bir ülkede yaşandı.

Bugün onu uğurlarken, bir kez daha söylemek gerekiyor. Maraş unutulmadı, unutulmayacak. Aliler unutulmadı, unutulmayacak. Çocukların annelerinden önce ölmediği, annelerin evlatlarının cansız bedenini, acısını bir daha böyle görmedikleri bir dünya için elimizden geleni yapacağız.

Şükrü Yıldız
Şükrü Yıldızhttps://sukruyildiz.de
Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi yazarıdır. Alevilik, demokrasi, laiklik ve toplumsal mücadele üzerine köşe yazıları kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Alevi vicdanı ve açlık grevleri

“Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem” (Nesimi) Her inanç için vicdan, kalp temizliği önemlidir. İnsanı kutsayan Aleviler içinse temel bir...

Bahçeli’den dikkat çeken çıkış: “Cemevinin ibadethane olarak tescilinde atılgan olunmalı”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevi açıklaması Alevi çevrelerinde yankı uyandırdı. Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada cemevlerinin ibadethane olarak tescil edilmesi gerektiğini...

Pervane Recep Sultan

Biliyoruz ki, Erdoğan ve ekibi sürekli olarak Osmanlı'ya vurgu yapıyor. Oradan beslendiğini iddia ediyor. Osmanlı döneminde her sultanın bir takma adı vardı ve bu...