Ana Sayfa Blog Sayfa 102

Kadriye Doğan: Aleviler, barışın öncüsü olma sorumluluğunu üstlenmeli

Kadriye Doğan, Alevi toplumunun Barış ve Demokratik Toplum sürecine güçlü bir destek vermesi gerektiğini vurguladı. Doğan, Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Alevilerin ve tüm halkların özgürleşeceğini belirterek, “Alevilerin barışın öznesi olması gerekiyor,” dedi.

Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Kadriye Doğan, PKK’nin güçlerini sınır dışına çekmesini tarihi bir gelişme olarak değerlendirdi. Barış sürecinin sadece Kürt sorunuyla sınırlı olmadığını, Alevilerin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık mücadelesi açısından da önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti. Doğan, “Aleviler her zaman mazlumdan yana oldu; bugün de barıştan, eşitlikten, özgürlükten yana olma sorumluluğumuz var,” dedi.

Doğan, Alevi toplumunun maruz kaldığı baskı ve asimilasyon politikalarına da dikkat çekti. “Çocuklarımız zorunlu din dersleriyle ve ÇEDES programlarıyla Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Bu, inancımızın özüne müdahaledir,” diye ekledi. Alevilerin komisyon tarafından dinlenme taleplerinin henüz karşılanmadığını belirten Doğan, bu durumun kabul edilemez olduğunu vurguladı.

Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yayımladığı Demokratik Toplum ve Barış Deklarasyonu’nu önemli bir adım olarak değerlendiren Doğan, devletin de aynı samimiyetle adım atması gerektiğini söyledi. “Barış süreci sadece Kürtlerin değil, tüm halkların ve inançların özgürleşme sürecidir,” ifadesini kullandı.

Son olarak, Alevi toplumunun barış sürecindeki rolünü öne çıkaran Doğan, “Türkiye toplumu demokratikleşirse inancımızı özgün bir şekilde yaşayabiliriz,” diyerek tutsakların özgürlüğü ve demokratik siyasetin önünün açılması taleplerini yineledi.

BF Genel Başkan Yardımcısı Deniz Kasal’dan Flensburg Cemevi Açılışına Destek Mesajı

⌈Haber Merkezi⌉ Flensburg Alevi Toplumu’nun uzun yıllar emek vererek hayata geçirdiği yeni dergahın açılışı, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) tarafından güçlü bir dayanışma duygusuyla karşılandı.

Yeni Dergah Umut ve Dayanışma Mekânı Olacak

AABF Genel Başkan Yardımcısı Deniz Kasal, Pazar günü düzenlenen açılış törenine büyük bir mutlulukla katıldıklarını belirterek şu ifadeleri paylaştı: “Canlar, uzun süredir emek vererek hayalini kurdukları Cemevini gerçeğe dönüştürdüler. İnancın, dayanışmanın ve birliğin hayat bulacağı bu dergah, hepimize geleceğe dair güçlü bir umut verdi.”

AABF Üyeliği Süreci Gurur Yarattı

Açıklamada Flensburg Alevi Toplumu’nun AABF üyeliği için sürecin başlatılacak olmasının da ayrıca gurur verici olduğu vurgulandı. Kasal, dernek üyelerinin kararlılığına dikkat çekerek: “Birbirinden azimli ve yürekli üyelerle tanışmak bizleri derinden etkiledi. Gösterdikleri özveri ve heyecan, Flensburg’da güçlü ve köklü bir Cemevi temellerinin atıldığının en açık göstergesi.” dedi.

Başkan Murat Kurt’a ve Yönetimine Teşekkür

Kasal, Flensburg Alevi Toplumu Başkanlığı ve yönetiminin emeklerinden dolayı teşekkür etti. “Başta Başkan Murat Kurt olmak üzere tüm yönetim kuruluna emekleri ve özverileri için gönülden teşekkür ediyoruz. Hızır yoldaşları olsun.”

Ortak Değerlerle Büyüyen Bir Yolculuk

Açıklama, Alevi toplumunun birlik ve dayanışma içindeki büyüyen örgütlülüğünün altını çizerek şu sözlerle son buldu: “Flensburg Alevi Toplumu’nu yürekten kutluyor, ortak değerlerimizle büyüyen bu yolculukta birlikte yürümenin heyecanını paylaşıyoruz.”

, sevgiler

Continue Reading AABF Yöneticisi Gülay Kurtyiğit: “Heidenheim Cemevimizin 30 Yılı Emeğin ve Sevginin Adıdır”Next PSAKD’den Sındırgı Depremi Sonrası Geçmiş Olsun Mesajı

Kaynak: alevihaberagi.com

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Farkındalık Paneli Gustavsburg’da Yapılacak

Gustavsburg Cemevi Kadınlar Birliği ve Almanya Alevi Kadınlar Birliği (AAKB), 28 Kasım 2025 tarihinde kadına yönelik şiddetle mücadele konusuna dikkat çekmek amacıyla bir panel düzenliyor. Etkinlikte kadın hakları, toplumsal eşitlik ve dayanışma temaları öne çıkacak.

Etkinlik duyurusunda, kadına yönelik şiddetin sadece bireysel bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir yara olduğuna vurgu yapıldı. “Bu yarayı birlikte sarmak, farkındalığı artırmak ve dayanışmayı büyütmek için bir araya geliyoruz” denildi.

Panelde, siyaset, hukuk ve kadın örgütlenmesi alanlarından önemli isimler yer alacak. Konuşmacılar arasında sendikacı ve yazar Yaşar Seyman, DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, Avrupa Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Leyla Solmaz, Almanya Alevi Kadınlar Birliği Genel Başkanı Özgür Demir ve AAKB Yönetim Kurulu Üyesi Funda Likoğulları bulunuyor.

Etkinlik, 28 Kasım 2025 Cuma günü saat 18.00’de Kreis Gross-Gerau (Gustavsburg) Cemevi’nde gerçekleştirilecek. Düzenleyici kurumlar, toplumsal dayanışmayı büyütmek amacıyla herkesi bu anlamlı etkinliğe katılmaya davet ediyor.

“Kadına Şiddete Hayır” çağrısı yapan düzenleyiciler, farkındalığı artırmak ve mücadeleyi büyütmek için toplumun tüm kesimlerini bir araya gelmeye teşvik ediyor.

Unutkanlık ve Ölüm Arasındaki İNSAN – MİROV ERDOĞAN YALGIN

Dil, insanların kendi aralarında geliştirdikleri en güçlü ortak değerdir. Dilin kökleri üzerinden insanın var oluşunu gözlemlemek, oldukça zihin açıcı bir etkinliktir. Ağızda çıkan kelimeler, öylesine-boşa söylenmemiştir. Sözcüklerin anlamını bilerek konuşmak, onlara yeni boyutsal anlamlar katmak, büyük bir erdemliliktir. Bu makaleme konu edindiğim İnsan, dilsel açılardan hem “unutkanlık” ve hem “ölümlülük” ekseninde, bizlere derinlikli bir felsefi kapıyı aralamaktadır. Ol kapının eşiğine varmak, ölümle unutulacağını bildiği halde yaşama tutunan insanın, baş edemeyeceği mecburiyetindendir. İlerleyen satırlarda da anımsanacağı gibi dilsel manalarda “insan” sözcükleri, dil-felsefe ilişkisine farklı bir bakış açısı getirmektedir.

Nisyan olan İnsan

Arapçada “ins ve insan” sözcüğü, “nisyan” kökünden türemiştir. Nisyan, “unutmak” anlamına gelir. Dolayısıyla, insan kelimesinin kök anlamı “unutkan varlık” tır. Bu dilsel köken, insanın doğasına dair gizemli bir tespiti içinde barındırır. İnsan, “hatırlamaya çalışan“ ama aynı zamanda “unutmaya mahkûm“ bir varlıktır. Unutmak, insanın doğasalıyla yakından alakalıdır.

Türkçedeki “İnsan nisyan ile malûldür” sözü de bu anlamı sürdürür. Ata sözünde geçen ”ile“ bağlacı, öz Türkçe olup, ”bile, beraber“ anlamına gelmektedir. Malûl kelimesi, yine Arapçadan Türkçeye geçmiştir. Açık  ifadesiyle “hastalıklı, kusurlu, eksikli” anlamlarını taşır. “Malûlen emekli” veya “malûl maaşı” gibi deyimlerde de görüldüğü üzere, malûl sözcüğü, bir tür “yoksunluğa, işlev kaybına” Alzheimer’e işaret eder. Alzheimer hastalığı, insana bulaşan en acımasız kötülüktür. Bu bağlamda “İnsan nisyan ile malûldür” atasözü, “insan hafızası kusurludur. Unutkanlık, onun doğasındaki en büyük eksikliktir” benzeri anlamları ifade eder.

Mirov mirinbar e < İnsan ölümlüdür

Kürtçede insan kelimesi “mirov” sözcüğüyle karşılanır. Mirov, aynı zamanda “insan evladı” anlamına gelir. Ondan türeyen “mirovati” ise “insanlık” anlamını içerir. Mirov kelimesinin kökü olan “mirin” sözcüğü, “ölüm” demektir. Böylece mirov yani insan, kök anlamı itibariyle bir “ölümlü varlık” tır. Kürtçedeki “Mirov mirinbar e” < İnsan ölümlüdür ifadesi, bu felsefi hakikati dile getirir. Buna karşılık “Mirov nemir nîne” < Ölümsüz insan yoktur sözü, insanın faniliğini kesin bir yargı olarak ortaya koyar. İnsan “fani olan-ölen” ama aynı zamanda “yaşama tutkuyla bağlı” tek canlı varlıktır.

Ölümün diğer adı: Hafıza kaybı

Bu iki dildeki (Arapça, Kürtçe) İnsan üzerindeki sözcüklerin köken bilgisi, “insanın iki yönlü yok oluşuna” işaret eder: Arapçada nisyan, insanın “manevi ölümünü”, yani hatırlama yetisini yitirmesini kastederken; Kürtçedeki mirin ise insanın “fiziksel ölümünü” bize anlatır.

Böylece insan, bir yandan unutmanın karanlığında ”ruhsal bir ölüme“ sürüklenirken, diğer yandan ”bedensel faniliğiyle“ dünyadan yok oluşu, yaşamdan kopuşu anlatır. Nitekim “İnsan, hem “ölen” hem “unutan” bir varlıktır.” Unutmak, ölmenin bir tür içsel başlangıcıdır. Ölmek ise unutmanın son hali, biçimidir. Her iki eş anlamsal boyut, ”insan“ denen o kutsal canlı varlık içindir. Aslında İnsanın kendisi, başlı başına bir diğer insan için müthiş bir aynadır. Mühim olanı, o aynaya iyi tarafından bakmak ve gördüğünü anlamaktır.

İnsan, ölüm karşısında belki çaresizdir ama, hafızasına sahip çıkması açısından da aslında çok güçlüdür. Dolayısıyla hafızasını korumak, onun varlık nedenidir. Zira hafıza kaybı, aslında ölümden de beterdir. Ayakta ölümü ifade etmektedir. Hele hele toplumsal hafıza kaybı, kayıpların en değerlisidir. Yerine yenisini koymak, neredeyse imkansızdır. Hafızalarını kaybeden toplumlar, tarih sayfalarında, coğrafi haritalarda, dilsel iz düşümlerde, dahası zamansal ve mekânsal alanda silinmektedir. Bunun en yalın hali, yok olup ölmek demektedir. Nisyan olmak, mirin olmakla eş değerdir. Ölüm, acı bir hakikattir.

Hak ile kalın!

Kadınlar; Özgür Bilincin, Rızanın Ve Hakikatin Taşıyıcılarıdır CELAL FIRAT

Ocakta elini taşın altına koyan, meydanda sözüyle niyaz eden, lokmayı pay eden, suskunluğu öğretiye dönüştüren kadınlar. Onun direnişi; var olmakla sürer, onun inancı, ezberle değil, yaşamakla güçlenir. Aşkı, adaleti ve eşitliği yeryüzünde yeniden kuran, hem ateşin içinde yanmadan duran hem de sözüyle ateşi tutuşturan hakikat taşıyıcısı Analarımız.

Alevi kadını, içinde yaşadıkları toplumun kültürel, inançsal ve tarihsel koşullarını yaşam öykülerine ve sözlü anlatılarına taşımaktadır. Alevi inanç geleneğimizde kadın; yalnızca toplumsal bir varlık değil, ruhsal bütünlüğün, eşitliğin ve “can” olma bilincinin de temsilcisidir.

Kadın, hakikat yolunun eşit talibidir; cem erkânında, semahın döngüsünde ve sözün kudretinde erkekle aynı dairede yer alır. Bugün Alevi kadını, bir yandan inanç yolunun kadim değerlerini koruma, diğer yandan modern dünyanın kimlik dayatmalarına karşı kendi özünü savunma mücadelesi vermektedir.

Bu ikili durum, Alevi kadın anlatılarında, deyişlerde, nefeslerde, ritüel hikâyelerinde derin bir içsel tepki olarak da karşımıza çıkar. Alevi Kadını hem toplumsal baskılara hem de asimilasyon süreçlerine karşı direnirken; inanç özündeki “eşitlik, rıza, aşk ve yol kardeşliği” ilkelerini yaşatma gayretindedir. Böylece Alevi kadını, modern dünyada sadece bir inanç temsilcisi değil, aynı zamanda toplumsal belleğin taşıyıcısı ve direnişin sembolü hâline gelmiştir.

Yüzyıllardır inancın sözlü aktarımının en güçlü taşıyıcısı kadındır. Onun sesi, yalnızca bir bireyin değil, bir inanç dilinin, bir hafızanın ve bir toplumsal vicdanın sesidir. Deyişler, nefesler, ağıtlar ve cem erkânlarında söylenen sözler aracılığıyla Alevi kadını, dilsel sürekliliğin ve kültürel kimliğin korunmasında temel rol üstlenmiştir.

Onun tavrı bir inanç beyanı, bir direniş biçimi ve bir varoluş ifadesi olmuştur. Dolayısıyla “zaman yerine dilimizin taşıyıcısı da” kadınlardır.

Özgür konuşmak ve düşünmek  kadının gönlünde yankılanan hakikat sesidir; çocuklarına, topluma ve ceme bu sesi aktararak inancı diri tutar. O, ana dilde söylenen her nefeste öğretinin canlı kalmasını sağlar; çünkü kadının dili, yolun hafızası, hakikatin dilidir.

İletişim aracından çok inanç, hafıza ve kimlik alanı olan anadil; yüzyıllar boyunca baskıya, inkâra ve asimilasyona rağmen varlığını koruyan bir direniş biçimidir. Ve ana dil; itaatin değil, özgürleşmenin dilidir.

İnancımızda her deyiş, her nefes, her dua; bireyin yalnızca Tanrı’yla değil, aynı zamanda kendi varlığıyla kurduğu bağın ifadesidir. Dildeki her kelime, canı “ben”ini toplumsal ve ruhsal olarak özgürleştirir. Onu başkasının hükmünden, tanımından kurtarır. Çünkü gerçek özgürlük, başkasının diliyle değil, kendi diliyle konuşabilme cesaretidir.

Kutsalın taşıyıcısı olan ana dilin asimilasyona uğraması, sadece bir iletişim aracının değil, bir hakikat yolunun eksilmesidir. Yok olduğunda özgür bilinç, rıza ve eşitlikte yok olur.

Kürtçe İbadet İçin Yola Çıkan DAD: Unutulan Dillerin Sesi

DAD yönetimi, Kürt dil mücadelesi için “anadilde ibadet” yürütme önerisini gündemine aldı. Dernek yöneticisi İmam Şenol, “Anadilde eğitimin olmadığı yerde Kürtçe’nin yaşatılması mümkün değildir” diyerek, devletin bu konuda adım atması gerektiğini vurguladı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasıyla ana dil sorunu da gündemdeki önemli talepler arasında yer aldı. Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılmasının, Kürt sorununun çözümünde kritik bir adım olacağı ifade ediliyor.

15 Ekim’de Van’da gerçekleştirilen “Kürt dil mücadelesi için strateji ve politikalar çalıştayı”nda, cemevlerinin Kürtçenin korunması için önemli bir mücadele alanı olduğu belirtildi. Çalıştayda, inanç kurumlarına yönelik “Kürt düşmanı politikalara karşı durulacak” kararı alındı. İmam Şenol, çalıştaya katılan tek Alevi kurumu olduklarını hatırlatarak, anadil konusunda büyük bir hassasiyet taşıdıklarını ifade etti.

Şenol, anadil konusunun sorun haline getirilmesinin kabul edilemez olduğunu belirtti. “21. yüzyılda hâlâ ‘Kürtçe serbest olacak mı?’ tartışmaları var. Artık bu süreçle birlikte bir şeyler yapılmalı” diyen Şenol, anadil eğitiminin olmaması durumunda Kürtçe’nin yaşatılmasının mümkün olmadığını vurguladı. Aileler evlerinde Kürtçe konuşsalar da, eğitim dili Türkçe olunca bu dilin yaşama şansı kalmadığını dile getirdi.

Demokratik Alevi Derneği olarak, Kürtçe’nin konuşulması için daha fazla çaba göstereceklerini belirten Şenol, cenaze erkanlarının Kürtçe yürütülmesi gerektiğini ifade etti. “Cemevlerinde Kürtçe ibadet, artık bir zorunluluk haline gelmiştir” diyen Şenol, özellikle Kırmançkî lehçesinin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu vurguladı. “Ana dilde cem yürütülmesi çok önemlidir. Bunu mutlaka yapacağız” şeklinde konuştu.

Zorbalığa Karşı Vicdan ENGİN DOĞRU

Tarih, yaşandığı zaman ve mekan farklı olsa da zorba tiran diktatörlerinden geçilmez. Toplumsallaşma ve uygarlaşma süreçlerinin belirgin özelliklerinden biri de aynı dönemlerde ortaya çıkan zorba tiran diktatörlere karşı verilen mücadeledir. Tarihe bakıldığında, zora dayalı olarak ortaya çıkan güç ile kendini var eden ve güce dayalı olarak kendini korumaya çalışanların ortaya çıkış süreçleri; toplumsal, coğrafi, inançsal farklılıklar ve amaçlardaki değişikliklere rağmen kişilik özellikleri, yaklaşım ve yöntemlerindeki benzer yönler dikkat çeker.

Bugün coğrafyamızdaki gelişim süreçleri ve yaşanan sürece baktığımızda, tarihsel süreçte birçok benzerliği görmekteyiz. Bu yönüyle tarih üreticidir ve mukayese imkanı tanır. Orta Çağ karanlığının yaşandığı süreçlerde, Cenevrede Calvin ile başlayan süreç ve Calvinin izlediği yol, yöntem ve açılara, çelişkilere bakıldığında, günümüzde yaşanılan süreçte benzerlik dikkat çekicidir.

1530lu yıllarda Hristiyanlığın yaşadığı iç çekişmeler kendini yıkım olarak ortaya koyarken, Katolik Kiliseye karşı Farelin yıkan, bozan yaklaşımları ilginç deneyimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Farelin yıkıp bozduğu ama yerine yenisini koyamadığı süreçte din reformcusu Calvin, Fransadan kaçıp Cenevreye gelir ve gelgitli süreç sonunda Cenevreye yerleşir. Calvinin ipleri eline almadan önce Cenevre, hareketli, canlı, yaşamın renkli olduğu ve insanların mutlu olduğu bir yerdir. Calvin, dini otorite olarak kendini yerleştirir ve Cenevrede sadece dini konularda değil, yaşamın her alanına müdahale etmeye başlar. Başlangıçta hoşgörü ve reform ile yola çıkan Calvin, kendini güçlendirip gerçek yüzünü göstermeye başlar. Önce yaşamın içinde çok dikkat çekmeyen yasaklamalara başlar: eteğin boyu, renkler, şarkılar, eğlenceler gibi küçük yasaklamaların ardından şehir meclisini tümüyle denetlemeye başlar. Calvin yavaş yavaş katı bir disiplinle, adı altında yaşamın her alanına müdahale etmeye başlar. Farklı düşüncelerin, muhalif seslerin ince, kirli siyasette sürdürüldüğü bu süreçte, küçük müdahalelerle başlayan Calvin, artık dini otorite kadar aslında siyasal otorite haline gelmiş ve tüm toplumu tektipleştirmeye başlamıştır. Farklı hiçbir ses ve renk bırakmamış, Cenevreyi monoton, cansız, mekanik ve korkulan bir yer haline getiren Calvin, giderek zorbalar aşmış kibri ile gerçeklerden hızla uzaklaşmıştır. Öyle ki, kendi düşüncesi, kendi yazdığı kitaba aykırı düşen herkesi cezalandırmaya başlamış; iblislikle, din dışılıkla suçlamayı alışkanlık haline getirmiştir.

Kendisinden farklı düşünen Servetoyu önce hapsetmiş, zulmetmiş, buna rağmen Serveto düşüncesinde ısrar edince diri diri yaktırmıştır. Yine dönemin hümanistlerinden ve yakın tanıdığı Castellioyu farklı düşüncelerinden dolayı entrikalar ve tertiplerle sürgüne gitmek zorunda bırakmıştır. Castellioyu sürgünde rahat bırakmamış, sürekli tasfiye etmeye çalışmıştır. Reform adı altında yola çıkan Calvinin güç elde ettikçe zorbalaşması, bir tirana, diktatöre dönüşerek kendini tek otorite haline getirmesi günümüzde yaşanılan süreçlere ne kadar benzemektedir!

Calvinin gerçek kişiliğinin anlaşılması, yaşanılan büyük acı ve yıkımların ardından ancak onun zorbalığına, diktatörlüğüne karşı Serveto, Castellio gibi muhaliflerin vicdanının sesini yükseltmesi ve bedelini ödemesiyle mümkün olmuştur. Calvinin tiranlaşma sürecinde dini otoritesini büyüttükçe siyasi otoriteyi, yargıyı ve benzeri tüm güç aygıtlarını ele geçirmesi, iktidar hırsının ve güç sergilemesinin yol açtığı felaketleri görmesini engellemiştir; çünkü yaptığı ve söylediği her şeyi doğru sanıyordu.

Calvin Cenevresinde toplum, başta yaşanılanları anlamamış; yaşamın içindeki küçük yasaklara karşı çıkmamış, sonrasında yaşadığı acıların sebebi olmuştur. Cenevreliler yaşanılan acı tecrübelerle durumu anlayıp karşı çıkmak istediğinde ise dini otoriteyle beraber siyaseti, yargıyı, yaşamı ele geçiren zorba Calvinin yarattığı korku ile sinmiş, tanınmaz hale gelmiştir bile.

Uzun süren ve coğrafyamızdan uzak bir alanda yaşanan bu sürecin, asırlar sonra yaşadığımız süreçle benzerlikleri düşünüldüğünde üzerinde durmayı gerektiren öğretici deneyimler barındırdığı görülür.

Siyasal İslam’ın etkisiz de olsa uzun süren mücadele geleneği, 1980 faşist darbesinden sonra adım adım yukarı taşınmıştır. Kutsal devletin kendi bekası için kullanmak istediği Siyasal İslam, bu ilişki içerisinde sistemi ele geçirme gizli ajandası için yıllarca mağduru oynamıştır. 2000li yıllarda iktidara geldiğinde ise Calvinin Cenevresindeki gibi reform ve yenilik iddiası vardır. Bu iddiasını hoşgörü, barış, eşitlik, demokrasi ve özgürlük söylemiyle pekiştirmiş; vesayet sistemine karşı demokrasi söylemiyle gerçek yüzünü maskelemiştir. Bu maskeyi takıp farklı seslere, kesimlere mavi boncuk dağıtmıştır. Kendinden emin oluncaya kadar partnerleri değişse de sahte söylemleri, ihtiyaç oranında hep kullanmıştır.

Siyasal İslam, uluslararası sermaye ve emperyalistler tarafından iktidara taşınıp güçlenmeye başladığında, çıkışındaki liberal, özgürlükçü, demokratik söylem değişmeye başlamış ve yavaş yavaş maskesini indirip gerçek yüzünü göstermeye başlamıştır. Özgürlükçü söylem yerini dini, milliyetçi söyleme ve baskıcı, tekçi uygulamalara bırakmıştır. Giyimden yiyecek-içeceğe, çocukların dinlenecek müziğine, izlenecek filmlere kadar yaşamın her alanına müdahaleler başlamıştır. Tek renk, tek ses, yerli, milli, dindar, kindar toplum hedefi adım adım örülmeye başlanmıştır.

Vesayet sisteminden kurtulmak iddiasındaki baskıcı, tekçi zihniyet, uygun gerici ittifaklarla gizli ajandasına uygun olarak sistemi yeniden dizayn etmeye başlamıştır. Yargı, talimatlarla yönetilir hale getirilmiş, bu hukuk muhalifleri susturma, cezalandırmanın aracına dönüştürülmüştür. Özgürlükçü, liberal, demokratik söylem tekçi, otoriter sisteme dönüşmüş ve tüm sistem, tek adamın iki dudağının arasından çıkan seslerle örgütlenmiş, yönetilmeye başlanmıştır.

Calvini anlatan Stefan Zweig benzer durumu kitabında şöyle ifade ediyor: Hiçbir diktatör güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen, gücün aygıtlarını da ele geçirmelidir. Emir vermek isteyen cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır.Zweigin dönem belirlemesinde olduğu gibi, Siyasal İslam gizli ajandasını hayata geçirirken tarihteki zorba diktatörlerin pratik süreçlerinden etkilenmiş görünmektedir.

Zorbalık ve Toplum

Siyasal İslam’ın iktidara ulaşma çabası, sahte söylemlerini açığa çıkardıktan sonra artık kendini gizleme ihtiyacı duymadan açık bir zorbalığa dönüşmüş durumdadır. Zorbalık sisteminde toplumun değer yargıları ve sorguları kurumsallaşması için istismar ediliyor; bunun yetmediği yerde zor aygıtları kontrol edilerek kullanılıyor.

Toplumun bir kesimi değerlerine hitap edilerek susturulurken, kalanı zor aygıtlarının her türlü marifetiyle susturuluyor. Bu şekilde tamamen susturulmuş, suskun toplum yaratılıyor; korku toplumu oluşturularak monarşik, diktatoryal hevesler bir bir hayata geçiriliyor.

Zorbalığa karşı vicdanın sesi olabilecek tüm muhalif kesimler ince siyasilerle etkisizleştirildi, muhalif kesimler çıkarlarla yanına çekiliyor. Bunu kabul etmeyenler ise çeşitli vesilelerle susturuluyor. Medya tekelleri ile kimi sanatçılar muhalif kimlikleri öne çıkartılıp, onların ağzından sistemi övücü, destekleyici, yumuşatıcı röportajlar yapılıyor. Bu şekilde medyada zorbalık maskeleme yoluna gidiliyor. Sanatçının sanata verdiği önem işlenirken, öte yandan zorbalığı eleştiren sanatçılar medya üzerinden linç ve yargı marifetiyle susturuluyor.

Kendi yanına geçen itibarsızlaşmış muhalif siyasetçiler belediye başkanı, milletvekili, danışman yapılırken; bu kirli siyasete karşı duranlar zindanlara dolduruluyor. Zorbalığa hizmet eden akademisyenler rektör yapılıp parlatılırken, bilim ahlakına sahip çıkıp barış, hukuk, demokrasi diyenler yargı kıtasıyla nefes alamaz hale getiriliyor.

Verilen kısım örneklerde olduğu gibi, Siyasal İslam zorbalık sistemini kurumsallaştırırken tek doğruyu söyleyen, tek doğruyu bilen olarak farklı hiçbir sese, renge tahammül edemiyor. Hoşgörü, kardeşlik, barış, demokrasi, özgürlük söylemi artık tek vatan, tek dil, tek din, tek adamgibi aslına rücu ederken bütün maskeler düşmüş, gerçek çıplaklığıyla kalıyor.

Tekçi sistemde toplum tekleştiriliyor. Toplum, tek bilenin çizdiği sınırlar içinde tekçi bir yaşama mahkum ediliyor. Yaşam, öyle bir hale getiriliyor ki; tek adamın doğruları herkesin doğruları haline geliyor, tek adamın karşı çıktığı yanlış da olsa sadece tek adamın ağzından çıktığı için doğru kabul ediliyor.

Zorbalık sistemi yarattığı korku ile toplumu esir alırken, doğru-yanlış sorgulanmaz, sonsuz biat ile kabul edilir hale geliyor.

Zorbalığın anlayışında renk yoktur; çok renk olması en büyük tehlike kabul edilir. Tüm yaşam, tek renk içinde sürer. Doğal yaşamın var olan renkleri inkar edilerek tek renge dönüştürülür.

Toplum, zorbalık sistemindeki tekçilliği, tek adamın ağzına bakarak yaşamanın yanlışlığını ve anlamsızlığını fark eder. Ama yaratılan korku sistemi, toplumu öyle bir hale getirir ki; kimse fark ettiğini söyleme cesaretini gösteremez. Hiçbir şeyden korkup girilemeyen her türlü insancıl zaaf diye alay edilen zorbalık müthiş bir kuvvettir. Sistemli biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotu uygulanan devlet terörü bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar, bitiren bir hastalık gibi ruhları kemirir. Çok geçmeden toplumsal korkaklık onun yardımcısı ve yardakçısı olur. Herkes kendini zayıf hissettiği için diğerlerini suçlar ve korkaklar, korkularından tiranın buyruklarına ve yasaklarına hevesle itaat eder.

Siyasal İslam’ın kendini kurumsallaştırdığı yeni sisteme geçiş yaptığı günümüzde korku, toplumun en ince damarlarına kadar indirgenmeye çalışılıyor. Çoğu zaman çok önemsenmeyen girişimlerin bir süre sonra sistemde bir baskının aracına dönüştüğünü görüyoruz. Korku yayıldıkça zorbalıkta olduğu gibi Siyasal İslam da artık baskıcı, yanlış düşüncelerini ve müdahalelerini gizleme gereği duymadan açıkça ifade ediyor. En ufak muhalif sesi yargı eliyle sustururken; farklı olana hakaret etmekte, küçümsemekte, hedef göstererek bertaraf etmeye çalışmaktadır. Hitlerin, Calvinin, Mussolininin yaşamları adeta yeniden canlanıyor.

Adım adım zorbalığa kurumsallaşarak pervasızlığı, yanlış görenler ve vicdanın sesi olmaya çalışanlarla kavgaya devam ediyor. Calvinde karşı Castellio gibi vicdanın çığlığı olarak ortaya çıkması gibi, zorbalığa karşı direnen siyasetçiler, akademisyenler, aydınlar, sanatçılar vicdanı ve toplumsal ahlakı savunmaya çalışıyorlar. Serveto gibi bedeli ödenseler de zorbalık tüm kibrine, özgüvenine rağmen hala korkuyor; korkutmaya, korku yaratmaya çalışanların en büyük korkusu yarattıkları korkunun geçici olduğudur. Korkunun saygı olan zorbası korktukça daha da pervasızlaşıp, daha da saldırganlaşıyor.

Siyasal İslam’ın bu kadar acımasız, saldırgan ve akıl, ahlak noksanlığındaki temel nedeni halen yaşadıkları korkudur. Tüm saldırganlığı, acımasızlığı ve baskılarına rağmen hala vicdanları susturamaz. Vicdanın çığlığını büyütme çabası, sırça köşklerinde yarattıkları korkudan beslenenlerin en büyük korkusudur. Bütün despot trajedisi politika açısından etkisizleştirildikten ve sesleri kestikten sonra bile bağımsız insanlardan hala korkmalıdır. Onların susmaları, susmak zorunda kalmaları yetmez. Evet demedikleri, başlarda etmedikleri, daha sonra konukları ve hizmetkarları sürüsüne katılmadıkları için varlıklarını hala sürdürmeleri onlar için bir kızgınlık sebebidir.

Zorbalık sistemleriyle geçmişten günümüze taşınan bir benzerlik de, zorbalık sistemlerinde zorba tiran diktatörlerin sistemdeki belirleyicilikleridir. Tekçi sistem, tek adamın huyu, suyu, karakteri, öfkesi, talepleri, duyguları ve işlemleriyle oluşur. Sistem kurumsallaştıkça zorbanın rengini alır. Calvin, Hitler, Mussolini ve Siyasal İslam’ın da karakteri, zorbanın rengidir. Çoğulculuğa, akla değil tekçi aklının ürettiklerinin genel sistemin özünü oluşturmasından kaynaklı bu durum kaçınılmazdır. Bütün diktatörler bir fikirle yola çıkar; lakin her fikir biçimini ve rengini onu gerçekleştiren insandan alır.

1. yüzyıl Cenevresinde, 20. yüzyıl Almanyası ve İtalyası aslında Calvin, Hitler, Mussolini hayallerinin, hedeflerinin, pratiklerinin yaşanan acı deneyimlere, yıkımlara rağmen bugün coğrafyamızda yaşanıyor olması coğrafyanın şansızlığı ve trajedisidir. Ancak zorbalığın olduğu her yerde, olduğu gibi vicdanın sesi çıktığı müddetçe zorbalığın kaybedeceğini tarih bize öğretmiştir. Yeter ki vicdanın sesi zorbalığa teslim olmasın.

Alıntılar:
Stephen Zweig – Vicdan Zorbalığa Karşı
Castellio – Calvine

İsviçre’de FEDA’nın Kurucu Kongresi Gerçekleşti

İsviçre’de gerçekleştirilen FEDA kurucu kongresinde konuşan DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Alevilerin Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin öznesi olduğunu vurguladı. Kılıç Koçyiğit, “Eşit, özgür bir yaşamı bulunduğumuz her coğrafyada var edeceğiz” dedi.

Kongre, Zürih kentinde gerçekleştirildi. Pir Niyazi Bakır tarafından okunan gülbang ile açılan kongrede, İsviçre temsilcileri olarak Songül Aslan ve Ulaş Yıldız ile birlikte 30 kişilik bir meclis rızalık aldı.

Kılıç Koçyiğit, Alevi toplumunun bir arada yaşayacağı bir sistemin inşasında en büyük özne olduğunu belirterek, “Bugün kucaklaşma ve ortak mücadele hattını büyütme günüdür” diye konuştu. Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin yanı sıra diğer toplumsal taleplerin de karşılanması gerektiğini ifade etti.

Demokratik bir toplum örgütlenmesinin önemine dikkat çeken Kılıç Koçyiğit, “Biz rızalığa inanan bir inancın mensuplarıyız. Yeni bir toplumun örgütlenmesi için kol kola duralım” çağrısında bulundu. Türkiye demokrasisinin önemli özneleri olduklarını vurgulayarak, “Eşit, özgür bir yaşamı burada ve Ortadoğu’da var edeceğiz” dedi.

Alevi Medyası’nın trajik hikayesi! İSMAİL PEHLİVAN

“Eşeğin,öküz olma sevdasıyla
kulağından ve kuyruğundan olması!” Şeyhî

Avrupa’daki ve Türkiye’deki Alevi televizyonu olarak bilinen tüm medya organlarının kuruluş çalışmalarını başarıyla yürüten gazeteci dostum Şükrü Yıldız, Alevi Medyası’nın trajik hikayesini yazdı.

İlgiyle okuyacağınız bu hikayeyi köşeme taşıyarak; yapılan fedekarlığın, çekilen çilenin, uğruna verilen emeğin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili Şükrü Yıldız, Şeyhi’nin ifadesiyle “Eşeğin, öküz olma sevdası ile kulağından ve kuyruğundan olması!” olarak betimlediği Alevi Medyası’nın trajik hikayesi şöyle:

“Bizim gazetecilik hikayemiz nasıl organize olmuş, onu da okumak ya da görmek gerekiyor. Özellikle Türkiye’de 80 sonrasındaki göçle oluşan ve daha çok ülkeyi zorla terk etmek zorunda bırakılan kesimler, Avrupa’da gazetecilik deneyimiyle aslında kendilerini ifade etmek, toplumu anlatmak gibi bir misyon üstlenerek daha çok da dergicilik üzerinden bir yayıncılık yapıldı. Bu başlangıç, diasporanın kendi sözünü kurduğu bir eşik oldu; sonraki yıllarda atılan her adım bu zeminin üzerinde şekillendi.

Gazetecilik alanında, eğitimli ya da bu meslekte deneyimli kişilerden ziyade, kendini ifade etme ihtiyacı duyan kişiler ön plana çıktı. Bu ihtiyaç, çeşitli yayın organları aracılığıyla hızlıca bir gazetecilik mecrası doğurdu. İdeolojik ve politik etkilerle şekillendi. Dolayısıyla sahayı belirleyen temel unsur, mesleki uzmanlıktan ziyade acil ifade ihtiyacı ve politik pozisyon oldu.

Çünkü insanlar, bir anlamda içinde yer aldıkları siyasal grupları temsil etme amacıyla taraflı davrandılar. Kimi zaman kendi derneklerinin ya da kurumlarının yayın organları gibi yayıncılık yaptılar. Bugün yaşadığımız kurumsal ve editoryal sorunlar da bu anlayışın mirası olarak karşımıza çıkıyor. Yani, bugünkü sıkıntıların kökleri o dönemdeki bu tercihlerin içinde gizli kaldı.

Bugün yapılan gazetecilik, insanlarda güven bırakmadı; Türkiye’deki genel tablo da bunu açıkça gösteriyor. Oysa biz gazeteci olabilmek için çok emek verdik. Şimdi ise aynı emek, bilgi kirliliği, tarafgirlik ve derinleşen güvensizlik iklimi yüzünden toplum nezdinde karşılığını bulmakta zorlanıyor.

Geldiğimiz noktada gazetecilik öyle bir hale getirildi ki, saygı duyulan bir meslek olmaktan çıktı; aksine, sanki toplumsal sorunların merkezindeymiş gibi bir konuma itildi. Çünkü bilgi gazetecilikten geliyor, fakat bu bilginin kirliliği, taraflı aktarımı ya da kişisel çıkarlara dokunan biçimleri hem mesleğin hem de toplumun güvenini zedeliyor. Kısacası sorun yalnızca haber üretiminde değil; bilginin tüketimi ve dolaşımında da derinleşiyor.

Türkiye’de medyanın durumu ortada. Burada bir medya çalışması yürütmeye kalkıldığında ise tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü Türkiye’deki kurumlar kendi topraklarında daha fazla imkana sahip.

Biz, çoğu zaman haberi Türkiye’den yakalamaya çalışıyoruz; oysa oradaki gazetecilerin böyle bir erişim şansı doğal olarak daha yüksek. Ancak orada da baskılar, sansür, tutuklamalar gibi nedenlerle bu imkanlar sınırlanıyor. Böylece hem Türkiye’deki kısıtlamalar hem de Avrupa’daki kurumsal zayıflıklar, aynı zincirin iki halkası gibi birbirini besliyor.

Sonuçta biz burada, yaşadığımız ülkenin toplumsal gerçekliğine dayalı bir yayıncılığı yeterince geliştiremedik; odağımız hep Türkiye oldu. Bu nedenle gazetecilik, özellikle genç kuşak için artık cazip bir meslek olmaktan çıktı. Yerel bir kariyer yolu görünmediği için, gazetecilik bir meslekten çok bir “uğraş” olarak kalıyor.

Ortaya yine Türkiye merkezli, dar kapsamlı bir yayıncılık çıkıyor. İnsan kaynağının daralması, içerik çeşitliliğini ve alanlarda uzmanlaşmayı da ciddi biçimde sınırlıyor.

Ve bu durum, Türkiye’deki siyasi atmosferin Avrupa’daki medyaya yansımasıyla birlikte bir kısır döngüye dönüşmüş durumda. Yani biz, Erdoğan’ın hangi kararı aldığı, hangi siyasetçinin tutuklandığı ya da kimlerle hangi görüşmeleri yaptığı gibi başlıklarda konumlanarak, farkında olmadan kutuplaşmanın bir tarafı haline geliyoruz. Gündem belirleme gücü Türkiye’de kaldıkça, burada yerelde güven ve görünürlük inşa etmek de giderek zorlaşıyor.

Bir diğer sorun ise, resmi yayın organı olma geleneğinden gelen kurumların, kişilerin ve toplulukların gazetecilere bağımsız haber yapma imkanı tanımaması. Bağımsız bir editoryal çizgi yerine “kurum dili”nin öne çıkması, eleştirel mesafeyi daraltıyor ve gazeteciliğin özgünlüğünü zedeliyor.

Birçok televizyon kurdum ve bu televizyonlarda ne yazık ki gazeteciliğin temel ilkelerini esas alan bir habercilikten ziyade, kendi sorunlarımızı, özellikle Alevi toplumunun yaşadığı sıkıntıları anlatmaya ve Alevi örgütlülüğünün güçlenmesine katkı sunmaya yönelik bir yayıncılık yaptık. Bu çaba elbette çok değerli. Lakin kamu yararını merkeze alan, kendi içinde çok sesli bir haber yaklaşımıyla desteklenmediğinden doğal olarak kendi sınırlarına dayandı. Kurumların ulaştığı sınırların dışına çıkamadık.

Bugün hala yayınlarımız büyük ölçüde Alevi kurumlarının hassasiyetlerini merkeze alıyor. Alevi kurumları içindeki eleştirileri bile ekranlara taşıyamıyoruz. Bunun nedeni, kurumlar üstü bir bakış açısının medyada yerleşememesi ve bizim de uzun yıllar bu anlayışın içinde gazetecilik yapmış olmamız. Oysa iç eleştirileri ve beklentileri görünür kılmak, hem kurumsal olgunluğun hem de medya güvenilirliğinin önemli bir göstergesidir.

Yani bir anlamda kurumsal bir baskı var ve bu baskının etkisi güçlü. Diğer yandan, bu alanda faaliyet yürütmek isteyen biz gazeteciler de kendimize yönelik bir sansür uyguluyoruz. Böyle olunca dış baskı ile iç otosansür birbirini tamamlıyor ve haberciliğin manevra alanını daraltan çift yönlü bir kıskaca dönüşüyor.

Bu durumun sorumluluğunu sadece bir kesime yükleyip kendimizi aklamamız doğru olmaz. Biz gazeteciler de alternatif bir bakış açısını, ortak bir örgütlenme ve dayanışma zemini oluşturmayı başaramadık.

1980 sonrası döneme baktığımızda, gazetecilik eğitimimizi büyük ölçüde kurumlarımızın, partilerimizin, derneklerimizin ya da federasyonlarımızın resmi yayın organlarında tamamladık. Bu dönem, bizim medya davranış biçimimiz, yani gazeteciliğe bakış biçimimizi belirleyen temel ekseni oluşturdu.

Bir yanda Erdoğan iktidarının medya üzerindeki güçlü hakimiyeti, diğer yanda Cumhuriyet Halk Partisi etrafında şekillenen bir yapılanma var. Bu kutuplaşmış medya düzeni, diyalog kanallarını daraltıyor ve haberi adeta taraflar arası bir “savaş alanı”na çeviriyor. Gerçek muhalif medya ise imkansızlıklar içinde mücadelesini sürdürsede etki alanı sınırlı kalıyor.

Bugün bizim yaptığımız yayıncılık, çoğu zaman sorunlarımızı anlatma amacıyla yola çıkıp bir noktadan sonra propaganda aracına dönüşmüş durumda. Gazeteciler de farkında olmadan propagandist bir konuma itilmiş durumda. Bu kısır döngüyü aşmanın yolu; doğrulama, kaynak çeşitliliği ve karşı görüşe yer verme gibi gazeteciliğin temel ilkelerini ısrarla ve istikrarlı biçimde hayata geçirmekten geçiyor. Ama ne yazık ki şartlar bu durumu ortadan kaldırmış, meydan muhaberesine çevirmiş durumda.

Diğer taraftan, kurum ve kuruluşlarımız da mevcut haliyle kendi yapılanmalarını ya da medyalarını destekleme kültürüne sahip değil. Sürdürülebilir finansman ve şeffaf destek modelleri olmayınca, yayıncılık sürekli bir “kriz yönetimi” döngüsüne sıkışıyor.

Kurumlarımızın medya girişimlerini yeterince desteklememesi, geçmişte kurduğum yedi-sekiz televizyonun neden ayakta kalamadığını da açıklıyor. Bu tablo, Alevi toplumunun kendi medyasına sahip çıkmakta zorlandığını gösteriyor.

Bu durum doğrudan kurumlarımızın gazeteciliğe ve gazetecinin ürettiği bilgiye bakışıyla ilgilidir. Gazetecinin ürettiği içeriği bir “kurumsal duyuru” değil, “kamusal bilgi” olarak görmek, bu alanda gerçek bir zihinsel dönüşümün başlangıcı olacaktır.

Benim gazetecilik anlayışım, toplumun ulaşabileceği gerçeklerle ilgilidir. Hayali beklentilerle değil, mevcut değerlerin toplamından bir alan açmak gerektiğine inanırım.Toplumun imkanları ne kadarsa onla başlamayı esas alırım.

Almanya’da yaşıyorum. Benim yaşadığım binanın içinde, önünde, mahallede bir dizi çekiliyordu. Dizinin konusu, zengin bir Alman ailenin ekonomik zorluklar yaşayıp bizim mahalleye taşınması üzerine kurulu. Görüntünün anlattığıyla bizim gerçekte yaşadığımız arasındaki fark, aslında temsil sorununun en sade özeti

O dizide, bizim binanın birkaç kat altındaki balkonda bir sahne var: Ailenin çocuğu, çaresizliğini ve bu durumu kabullenemeyişini anlatıyor. İçinde bulundukları yeri gösterip işte bizim halimiz diyor. Oysa aynı mekan, bizim için emekle kazanılmış, hayatımızı kurduğumuz bir yaşam alanı. Bizim zorluklarla ulaşabildiğimiz bir yaşam alanı. Biz o evi bulmak için çok çalıştık. O evi bulduğumuzda çok mutlu olduk. O bizim mutluluğumuzdu. Ama o filmde bir Alman’ın acısıydı. Yani bizim kendi toplumsallığımızı görebilmemiz gerekiyor. Haddimizi bilmemiz gerekiyor. Atalarımızın dediği gibi ayağımızı yorgana göre uzatmamız gerekiyor. Diğeri Şeyhî’nin Harname Şiirindeki eşeğin öküz olma sevdası ile kulağından olmasıdır. Olduk.

Lüks binaların, güçlü televizyonların varlığını biz çok iyi biliyoruz. Yayıncılık serüvenimiz boyunca birçok teklif aldık; büyük bütçelerle bizi kendi etraflarında toplamaya çalışanlar oldu.

Biz, kendi kanallarımızı yaratma ve ayakta tutma mücadelesini hiçbir karşılık beklemeden, tamamen kendi emeğimizle yürüttük. Bu tercih, yayıncılığımıza etik bir yön kazandırdı; fakat aynı zamanda bu etik duruşun maliyetini de omuzlarımızda taşımamıza neden oldu. Biz, bizi görmek istemeyen; Alevileri yok sayan medya anlayışını teşhir ettik. Bu görünürlük, yılların ısrarının bir neticesidir.

Ben istisnasız bütün Alevi televizyonlarına kefilim. Hepsi büyük emeklerle, büyük fedakarlıklarla kuruldu. Bu kanallarda çalışan herkes, bütün kısıtlı imkanlara rağmen büyük bir özveriyle üretim yaptı, yapıyor. Bu kurumlarda görev alan tüm çalışanlar, saygıyı sonuna kadar hak eden emekçilerdir. Onlar, kimi zaman maaş alamadan, kimi zaman günlerce uykusuz kalarak, sadece inançları ve toplumsal sorumluluk duygularıyla bu işi sürdürdüler.

Şu anda bizim toplumumuzun tabanı belli. İçimizde para biriktirmiş, maddi imkanı olan insanlar elbette var. Ancak zenginleşmiş, zengin olmanın sorumluluğunu bilen ve bu zenginliği toplumsal faydaya dönüştürebilen bir Alevi toplumu henüz yok. Yani sermaye birikse bile, kamusal medyaya yatırım yapma alışkanlığı çok zayıf.

Biz bugün ayaktaysak, bu tamamen toplumumuzun küçük ama samimi katkıları sayesinde. Bizim gerçek yaşam hattımız, küçük ama düzenli desteklerden geçiyor. Bu desteklerin sürekliliği, Alevi medyasının varlığını koruyan en güçlü temel.

Bu yetişen kuşak, Alevi medyası yaşam ağının en değerli kazanımıdır. Alevi toplumu içerisinde yapabileceğimiz kadar, bildiğimiz kadar, üretebildiğimiz kadar yürüdük ve bu değerliydi.

Bunun için diyoruz ki, medyamızda çalışanların hareket tarzını kolaylaştırıcı olabilmesi için Alevi kurumlarının devreye girmesi gerekir. Kurumların rolü; kolaylaştırmak, çoğaltmak, korumaktır. Eğer kurumlar bu rolü oynamaz, “bu benim gazetecim, bu senin gazetecin” gibi ayrımlara düşerse, o zaman gazeteci alanı terk eder. Aidiyetçilik alanı daraltır, çalışma alanını kurutur. Kurutuyor.

Eleştirel alanı biz kurmak zorundayız. Kendimizi ifade edebilmek için bu alanın açık kalması gerekiyor. Ve bu alan üç temel dayanakla güçlenir: kurumsal destek, açık editoryal ve katılımcı izleyici.

Ben bütün Alevi televizyonlarının büyük bir umutla, büyük bir katılımcılıkla toplumunu bilgilendirmeye çalıştığına inanıyorum. Bu iyi niyet, yapısal kapasiteyle buluştuğunda gerçek dönüşüm başlar. Çünkü o kanallarda çalışan gazeteciler, kimseden bir şey almamış, büyük bölmü tamamen kendi emeklerinden vermişlerdir. Emeğin görülmesi, yeni emeği doğurur.

Kendi kapımızı kendi anahtarlarımızla açacağız. Anahtarlarımız belli: insan kaynağı, etik ilkeler, sürdürülebilir dayanışma.

Çünkü biz, bu toplumun hem tanığı hem de emekçisiyiz.”

ilk halktv.com.tr sayfsında yayınlanmıştır…

Turan Eser, Avrupa Alevi Gençler Birliği Kurultayı’nda Anıldı

Avrupa Alevi Gençler Birliği’nin (AAGB) Köln Cemevi’nde düzenlediği Tüzük Kurultayı, Alevi yol insanı ve yazar Turan Eser’in anılmasıyla başladı. Alevi gençliğinin inanç, bilgi ve hizmet ekseninde yürüttüğü mücadelenin önemi, Belçika Alevi Gençler Birliği Eşit Başkanı Melodi Türkoğlu tarafından yapılan konuşmada vurgulandı. Türkoğlu, Eser’in gençliğe ilham veren bir öğretmen olduğunu belirterek, onun fikirleriyle büyüyen birçok gencin bulunduğunu ifade etti.

Turan Eser’in yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir gönül öğretmeni olduğunu dile getiren Türkoğlu, onun bıraktığı mirasın hala nefes almakta olduğunu kaydetti. Eser’in iki büyük öğrettinin gençlere yol göstermeye devam ettiğini belirten konuşmacı, bu öğretilerin inancın bilgiyle derinleşmesi ve bilginin hizmetle anlam bulması olduğunu söyledi.

Kurultayda, Eser’in oğlu Oğlucan Eser’in de yer alması, gençler için büyük bir anlam taşıdı. Türkoğlu, Oğlucan’ın babasından devraldığı bilgelik mirasının taşıyıcısı olduğunu ve bu iki gün boyunca onun varlığının Turan Eser’in ruhunu yeniden canlandırdığını dile getirdi. Eser’in eğitim ve bilinçlenme konusundaki katkıları, gençlerin ve toplumun geleceği için önemli bir referans olmaya devam ediyor.

Kurultay, sadece bir tüzük hazırlığı olmanın ötesinde, Alevi gençliğinin birliğini ve dirliğini yeniden inşa etme niyazını da taşıyor. Türkoğlu, Turan Eser’in anısı önünde, bilgiyi büyütme, sevgiyi çoğaltma ve hizmeti kutsama sözü vererek, gençlerin onun açtığı yolda kararlılıkla ilerleyeceğini ifade etti.