Ana Sayfa Blog Sayfa 104

Kırtıl’ı yeniden inşa edelim: Doğamıza ve hafızamıza sahip çıkalım!

Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Tahtacı Alevi köyü Kırtıl’da meydana gelen büyük yangın, yalnızca evleri değil, köyün doğası ve kültürel hafızasını da yok etti. Ağustos ayında çıkan yangın, evlerin yanı sıra bahçeleri ve ormanları kül ederek büyük bir felakete neden oldu. Yangının ardından köy halkı, kendi imkânlarıyla toparlanmaya çalışırken, Kırtıl Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği kurularak dayanışmayı kurumsal bir zemine oturtmaya çalıştı. Dernek, yangında zarar gören köylülerin temel ihtiyaçlarını karşılamayı ve köyün kültürel varlıklarını yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.

Kırtıl Mahallesi Muhtarı Zarife Kıraslan, yaşanan felaketi ve sonrasındaki süreci anlattı. Yangının başlangıcındaki tahliye sürecini, “Yangın köye yaklaştığını fark ettiğimizde jandarma hemen boşaltmamız gerektiğini söyledi. İnsanlar üzerindeki kıyafetleriyle kaçtı; geri döndüğümüzde köyde hiçbir şey kalmamıştı,” sözleriyle aktardı. Yangından sonra beklenen devlet desteğinin yetersiz olduğunu belirten Kıraslan, çevre köylerden gelen yardımların önemine dikkat çekti.

Kırtıl Mahallesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Ali Rıza Gündoğdu ise yangının, komşu köydeki müteahhitlik firmasının ihmalkar çalışmaları sonucu çıktığını belirtti. Gündoğdu, “Yangının çıkışı tamamen ihmalkarlık. Açık alanda kıvılcım çıkaran makinelerle çalışmak yasakken bu işlemler sürdürülmüştü,” dedi. Devletin yangın öncesi ve sonrası tedbirlerinin yetersiz kaldığını vurgulayan Gündoğdu, kalıcı çözümler üretilmeden hayatın normale dönmesinin zor olduğunu ifade etti.

Yangın sadece fiziksel bir yıkım yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Kırtıl’ın kültürel belleğini de tehdit etti. Hem Kıraslan hem de Gündoğdu, yeniden inşa sürecinde kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi çağrısında bulundu. Kırtıl’ı yeniden inşa etmek için dayanışma ve yardımlara ihtiyaç duyuluyor.

Merdan Yanardağ: “Alevi Kardeşlerimden İçten Özür Diliyorum”

CHP’nin 10 Eylül’de İstanbul Kadıköy’de düzenlediği mitingde, “Halkın Partisini Hırsızlar Değil, Halk Partililer Yönetecek. Milletin Son Umudu Kemal Kılıçdaroğlu” ifadelerinin yer aldığı bir pankart asıldı. TELE 1 ekranlarında bu pankartı yorumlayan gazeteci Merdan Yanardağ’ın kullandığı bazı ifadeler, Alevi kurumları tarafından tepkiyle karşılandı. Yanardağ, pankartın AKP tarafından provokasyon amacıyla asıldığını savunurken, “Alevilerin hainleri çoktur; tıpkı diğer milletlerin ve inançların olduğu gibi” sözleri tartışmalara yol açtı.

Gelen tepkilerin ardından Yanardağ, Alevi toplumuna yönelik bir özür açıklaması yaptı. “Ben hem Alevi kuruluşlarındaki kardeşlerimize hem de bütün Alevi toplumuna, Alevi yurttaşlarımıza şunu söylemek isterim: Benim ağzımdan böyle bir söz çıkabileceğini varsaymaları bazı çevrelerin beni derinden yaraladı. Dolayısıyla benim de bir özür talebim var. Alevi kardeşlerimden özür diliyorum” dedi.

Yanardağ, özrün samimiyetini vurgularken, “Burada bir mesele yok. Ama asıl özür dilemesi gerekenler; iktidarın kayığına binerek, Nedim Şener’in söylemlerine yaslanarak, sarayın operasyonuna alet olanlardır” ifadelerini kullandı. Bu açıklamalar, özrün samimiyetine önem veren kesimlerden olumlu yorumlar alırken, bazı çevrelerde tartışmaların devam ettiği belirtildi.

Alevi kurumlarının konuyla ilgili olarak önümüzdeki günlerde yeni değerlendirmelerde bulunması bekleniyor. Yanardağ’ın sözleri, Alevi toplumu içinde farklı yankılar uyandırmaya devam ediyor.

Zorunlu din derslerine karşı etkili bir mücadele yok!

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, zorunlu din derslerine karşı Alevi kurumlarının yeterli bir mücadele ortaya koyamadığını ifade etti. 2024-2025 eğitim öğretim yılına girerken zorunlu din dersleri ve uygulanmayan AİHM kararları tartışmaları yeniden gündeme geldi. Can, bu durumun yalnızca Alevilere yönelik bir uygulama olmadığını vurgulayarak, dinselleştirme ve asimilasyonun toplumsal bir sorun olduğunu belirtti.

Can, Alevi kurumlarının din derslerinin kaldırılmasını temel bir talep olarak görmesi gerektiğini dile getirdi. Ancak, mevcut koşullar altında “Alevi öğrenciler din derslerine girmesin” kampanyasının yeterli olmayacağını belirtti. “Direneceğiz” ifadesiyle mücadele kararlılığını vurguladı.

Zorunlu din derslerine karşı ailelerin tek başına itirazda bulunmasının zor olduğunu ifade eden Can, bu konunun demokratik bir program çerçevesinde sürekli gündemde tutulması gerektiğini söyledi. Alevi kurumlarının bu konuda yeterli mücadele sergileyemediğini dile getirerek, marjinalleşme korkusunun bu durumu etkilediğini kaydetti.

Son olarak, zorunlu din derslerinin müzakere edilir hale getirilmesi gerektiğini belirten Can, bu taleplerin diri tutulmasının önemine dikkat çekti. Mevcut ekonomik sıkıntılar ve toplumsal sorunlar arasında zorunlu din derslerinin öncelikli bir konu olmadığını söyleyen Can, demokratik bir düzene dönüş talebinin esas olması gerektiğini ifade etti.

Zorunlu din derslerine karşı etkili bir mücadele yürütülmüyor!

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, zorunlu din derslerine karşı Alevi kurumlarının yeterli mücadele yürütmediğini ifade etti. Can, 2024-2025 eğitim öğretim yılına ilişkin açıklamalarda bulunarak, bu derslerin artarak devam ettiğini ve bunun sadece Alevilere yönelik bir uygulama olmadığını vurguladı. Alevi kurumlarının din derslerinin kaldırılması talebinin temel şiarlarından biri olması gerektiğini belirtti.

Can, “Alevi öğrenciler din derslerine girmesin” kampanyasının mevcut koşullar altında yeterli olmayacağını dile getirerek, bu konuda direnişin önemine dikkat çekti. Ayrıca, ailelerin zorunlu din derslerine karşı tek başına mücadele etmesinin güç olduğunu ifade ederek, bu konunun demokratik program çerçevesinde sürekli gündemde tutulması gerektiğini savundu.

Alevi kurumlarının bu konuda yeterli bir mücadele ortaya koyamadığını belirten Zeynel Can, toplumda marjinalleşme korkusunun bu durumu etkilediğini dile getirdi. Zorunlu din derslerinin müzakere edilebilir hale getirilmesi gerektiğini vurgulayan Can, bu taleplerin sürekli diri tutulmasının önemini yineledi.

Mevcut ekonomik zorluklar ve toplumsal sorunlar göz önüne alındığında, Alevi taleplerinin öncelikli olarak gündeme gelmesinin zor olduğunu belirten Can, bu taleplerin demokrasi bloğuyla birlikte dile getirilmesinin önemine işaret etti. Türkiye’de demokratik bir düzene dönüş yapılmasının öncelikli hedef olması gerektiğini düşündüğünü ifade etti.

Merdan Yanardağ, Tele1 ve Alevi Toplumuna Tuzak ŞÜKRÜ YILDIZ

Merdan Yanardağ’ın bir açıklaması oldu. O açıklamadan sonra da özellikle Aleviler arasında bir tartışma başladı. İlginç; bizi çok seven insanlar varmış, bizim de haberimiz yokmuş mesela. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, Merdan Yanardağ’ın Tele1’deki Alevi sözlerini “nefret söylemi” olarak nitelendirip gereğinin yapılacağını söyledi.

Tele1‘den güya Alevilere yönelik saldırganlığın hesabını soruyorlar, nefret söylemi gerekçesiyle. Düşünün; Erdoğan Alevi ibadethanelerine “ucube” dediğinde, Alevi inancını aşağılayan o ifadeleri kullandığında bu beyefendiler nefret suçundan bahsetmiyorlardı. Ya da Kılıçdaroğlu’na seçim döneminde söylenen “biz onun kim olduğunu biliyoruz” gibi aşağılayıcı cümleleri göremiyorlar. Ama RTÜK, ne hikmetse birdenbire Merdan Yanardağ’ın  sözlerini nefret söylemi olarak gündeme taşıyor.

Alevilere karşı nefret söylemiyle yetişmiş ve bugün de o nefret söyleminin temsilcisi olan şahıslar bugün bize sahip çıkıyorlarsa, çıktıklarını iddia ediyorlarsa, o zaman Alevilerin dönüp düşünmesi gerekiyor. Eğer bu tartışma Alevilerin kendi iç dinamikleriyle gelişmiş olsaydı, “Aleviler kendilerine yönelik saldırganlığa cevap veriyorlar” denebilirdi. Lakin, bu olayın tetiklenmesinde ana rolü oynayan kurum RTÜK’tür. RTÜK’ün açıklamaları üzerine birdenbire Alevi örgütleri, Alevi kurumları, yazarları, şahsiyetleri Yanardağ üzerinden “Alevilere böyle denilemez, Alevilere şöyle denilemez” tartışmasına başladılar.

Koca koca kurumlar ortak açıklamalar yapıyor. “Alevi kurumları olarak ortak kamuoyu açıklaması” başlığıyla şunu paylaşmış: “Alevilere yönelik hakareti asla kabul etmiyoruz. Merdan Yanardağ’ın Alevilere yönelik sözleri toplumumuzu derinden yaraladı. Alevi inancına ve toplumuna yapılan hakareti kınıyoruz.”

Ama asıl provokasyonu görmezden gelen bir durum söz konusu. Nasıl ki iktidar, CHP’de ya da Kürt siyasetinde tartışma başlatmak için her türlü yolu deniyorsa, aynı iktidar yapılanması şimdi de Aleviler içerisinde tartışma yaratma ihtiyacı duyuyor. Kaos istiyor.

Evet, kullanılan cümleler yanlıştır. Evet, söylenen sözler ya da bakış açısı, Alevilere yönelik bilinçaltındaki bir görüşün dışa yansıması olabilir. Ama bu, iktidar medyasının, trollerin veya iktidarın kılıcı gibi medyanın üzerinde sallanan RTÜK’ün oyununa geleceğimiz anlamına gelmez. Alevilerin genel menfaatlerinin örgütlenmesi, siyasetteki ağırlığının hissedilmesi gibi hedeflerin karşısında bir tablo yaratıyor. AKP çetesinin muhalifleri bir birine saldırtma, son dönemlerde meşru zemine çekilmeye çalışılan Kültür Bakanlığı çalışmaları, geçmişte Alevi katliamlarında yer almış siyasi yapıların bugün Alevilere yönelik düzenlediği yeni oyunların nereye varacağını görmek açısından önemlidir.

Bizi bir yere doğru iteliyorlar. O yönlendirildikleri yeri görmemiz gerekiyor. Bizim mücadelemiz, o itilmek istendiğimiz yerle olmalıdır. Bizim mücadelemiz, kendi içimizdeki tartışmaları derinleştirecek, ayrışmayı artıracak konular üzerinden olmamalıdır. Devlet ve iktidar, Aleviler içerisinde ayrışmaya vesile olacak tüm argümanları bugün Alevi toplumunun önüne zaten sürüyor.

“Alevilik İslam içi mi dışı mı, Türk mü Kürt mü, Cem evi nedir, Kültür Bakanlığı’ndaki temsiliyeti nedir, ayrı bir inanç mıdır?” gibi tartışmalar masum değildir. Bu tartışmaların merkezinde devlet ve istihbarat vardır.

Varlığı reddedilen, kimliği tanınmayan bir toplumu sürekli tartışmaya açmak ve bunun üzerinden siyaset üretmek sadece iktidarın menfaatlerini örgütlemektir. Alevilerin hak mücadelesinden uzaklaştırılması, demokrasi güçleriyle ve Kürt siyasetiyle olan ittifaklarının parçalanması bu planın parçasıdır.

Bu nedenle esas alınması gereken, eşit yurttaşlık mücadelesidir. Ama ne yapılıyor? Sünni gündemler üzerinden Alevi toplumu, Alevi örgütlenmeleri, Alevi aydınları ve entelektüelleri birbirine düşürülerek birliktelik ortadan kaldırılmak isteniyor.

İşte bizim de tam tersini yapmamız gerekiyor. Eğer iktidar, iktidar medyası, troller, RTÜK gibi kurumlar bir tartışmayı tetikliyorsa, yapılması gereken en basit şey bu oyuna gelmemektir. Alevi örgütleri ve aydınları, bu tartışmalara daha mantıklı ve seviyeli bir düzeyde yaklaşmalıdır.

Şunu unutmamak gerekiyor: Hiçbir şey dokunulmaz değildir. Her şey tartışılabilir, her fikir konuşulabilir. Eleştirileri, Alevilere gelecek eleştirileri ya da Alevilerin başkalarına yapacağı eleştirileri saldırganlık olarak okumak Aleviliğin ruhuna aykırıdır.

Alevilik dönüşümden yana, değişimden yana; kendisini dönemin ve çağın koşullarına göre yenileyerek bugüne gelmiştir. Aleviliği siyasal İslamcı bir kafayla örgütleyemezsiniz. Eğer siyasal İslam’ın baktığı gibi dokunulmazlık peşinde koşuyorsanız, zaten Aleviliğinizden vazgeçmişsiniz demektir.

Siyasal İslam hiçbir yerde varlığını tartıştırmıyor: “Tartışmayın, fikirlerimiz tartıştırılamaz, kanunlarımız ve kurallarımız vardır, ya buna uyacaksınız ya da öleceksiniz” diyor. Alevilikte böyle bir şey yok. Alevilikte sonuna kadar tartışma, sonuna kadar meselenin üzerine gitme ve gerçeklik üzerinden onu yeniden reforma edebilme gücü vardır. Aleviliği ayakta tutan da budur. Alevilik dönüşümün, demokrasinin, direncin bir temsiliyetidir.

Aleviliği siyasal İslam gibi dokunulmaz hale getirdiğiniz zaman, zaten siyasal İslam başarılı olmuştur. Bugüne kadar Alevilere yapılan hakaretlere sessiz kalanlar, hatta alkışlayanlar, bugün Alevilerin iç tartışmalarında cımbızlayarak bazı ifadeleri piyasaya sürebiliyor. Biz de o tartışmalar üzerinden birbirimizi suçlamaya başlıyoruz; eleştirmeye değil, suçlamaya.

Ötekileştirmeye başlıyoruz: “Kurumlarımız böyle, insanlarımız şöyle, aydınlarımız böyle, yazarımız çizerimiz böyledir” diyerek insanları sıkıştırıyoruz. Ama bu durum, eşitlik ve demokrasi mücadelesinin parçası olmaktan bizi çıkarıyor.

Onun için bu gündemlerin ötesine çıkıp, asli ve temel meselelere gelmek gerekiyor. Şu anda Türkiye yeni bir yüzyıl örgütlemeye çalışıyor. Eğer barış süreci doğru bir temelde kurulabilirse, bu, Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılını belirleyecek.

Alevilerin sorunları 100 yıl sonrasına ertelenemez. Aleviler bugün bu dönüşüm tartışmaları ve barış tartışmaları içerisinde kendi hak mücadelesini vermek zorundadır. Başkalarının çıkar çatışmalarının, tokuşturma mücadelelerinin bir aracı haline gelmemelidir.

Kendi taleplerini, çıkarlarını ve özgürlük alanlarını zorlamaları gerekir. Ama bu, başkalarının özgürlük alanlarını, tartışma zeminlerini ya da eleştiri haklarını ellerinden almak anlamına gelmez. İnsanlar kendilerini ifade ederken yanlış cümleler kullanabilir. Yanlış cümleler yüzünden linç kültürü yaratamayız.

Alevilerde linç kültürü yoktur. Aleviler kimseyi linç etmez. Bunun için Alevilerin dönüp kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Ama bu, şunu da unutturmamalı: Aleviler hakkında yapılan genellemeler, Alevilerin ruhunu ve duygularını incitebilir. Bunun da bilinmesi gerekir.

Fakat bu bilinçle hareket ederken, kendi aramızdaki tartışmaları derinleştirip meseleleri kenara itmemeliyiz. Daha soğukkanlı olmalıyız. Asıl emek ve çaba, eşitlik ve barış mücadelesinin parçası olmak için harcanmalıdır.

Suriye’den gelen bir görüntü: Alevi evleri işaretleniyor. Tanıdık gelmiyor mu? Maraş’ta işaretledikleri gibi, Adıyaman’da hatırlattıkları gibi, Bursa’da hatırlattıkları gibi… Başka yerlerde Alevi evlerine çarpı koyarak “biz sizi biliyoruz, yerinizi biliyoruz ve sizi öldüreceğiz” mesajı veriliyor. Türkiye’den Suriye’ye bu zihniyet nasıl taşınıyor? Türkiye Cumhuriyeti devleti aracılığıyla, onların çeteleri aracılığıyla, aynı kafayla örgütlenmiş yapılar aracılığıyla.

Aldıkları bilgi bu. Alevilere bakış açıları bu. Alevilere bakışı böyle olan ve bu yapılanmaları örgütleyen, destekleyen yapılara karşı da Alevilerin daha soğukkanlı bir atmosfer içerisinde dönemi ve süreci değerlendirmeleri gerekiyor. Suriye’de yapılan Alevi katliamının arkasında kimlerin olduğunu unutmamak gerekiyor.

Tam bunu söylemişken, şu noktaya da gelmek gerekiyor: Tele1, RTÜK tarafından kapatma cezaları alıyor. Ve bu kapatılma cezalarından bir tanesi, Suriye’de yapılan Alevi katliamını haberleştirdiği için. Suriye’deki Alevi katliamını haberleştirdiği için dava açan, kapatma cezası veren şahsiyetler birdenbire Alevilere karşı nefret suçunu keşfediyorlar ve bundan dolayı da yükleniyorlar.

Hem Suriye’deki Alevilerin katledilmesine karşı çıktığı için ceza veriyorlar, hem de Aleviler içerisinde tartışma yaratıp bölünmeyi derinleştirmek için nefret suçu söylemini kullanıyorlar. Bu oyuna gelmemek gerekir.

Bu RTÜK’ün koyduğu işarettir. Bu işaret iktidarın koyduğu işarettir. Bu işaret Erdoğan medyasının, Türkiye medyasının koyduğu işarettir. Bunu unutmamak gerekiyor. Bu işareti koyanlardan, bu tartışmaları başlatanlardan medet ummamak gerekir. Bu, bıçağın altına kafamızı uzatmak demektir. Onun için de dönemi ve süreci daha dikkatli karşılamamız gerekiyor.

Dersim’de Barış İçin İmza Standı Kuruldu: Alevi Sesleri Yükseliyor

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim İl Örgütü, Seyit Rıza Meydanı’nda ‘Barış istiyoruz’ temasıyla imza standı kurdu. Örgüt, barışa yönelik taleplerini dile getirmek amacıyla Türkiye genelinde başlattıkları imza kampanyasının Dersim ayağını hayata geçirdi.

DEM Parti Dersim İl Eş Başkanı Hümeyra Tusun Yeğin, kampanyanın Eylül ayı sonuna kadar her gün saat 13.00-18.00 arasında devam edeceğini belirtti. Yeğin, “Tüm halkımızı buraya davet ediyoruz, barışa ses verelim. Toplanan imzalar komisyona aktarılacak ve sürecin hızlanması adına büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.

Kampanya, barışın sağlanması ve demokratik taleplerin görünür kılınması açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. İmza toplayan ekip, bu süreçte halkın katılımını ve desteğini bekliyor.

Toplanan imzalar, ilerleyen süreçte Meclis’e sunulacak. Bu girişim, toplumsal barış ve eşit yurttaşlık anlayışının geliştirilmesine katkı sağlamayı hedefliyor.

DAKB: ‘Jin, Jiyan, Azadî’ isyanı kalıcı bir özgürlük ateşine dönüştü!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Jina Mahsa Emini’nin katledilmesinin üçüncü yıldönümünde yaptığı açıklamada, “Jin, Jiyan, Azadî isyanı artık sönmez bir özgürlük meşalesine dönüşmüştür” ifadelerini kullandı. DAKB, Emini’nin ölümünün ardından dünya genelinde yankı bulan ‘Jin, Jiyan, Azadî’ sloganının, kadınların özgürlük mücadelesinin sembolü haline geldiğini vurguladı.

Açıklamada, Emini’nin katledilmesinin kadınların özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olduğu belirtildi. Kadınlar ve gençlerin baskı ve şiddete karşı birleştiği bu isyanın, İran’daki molla rejiminin şiddetini artırmasına rağmen büyümeye devam ettiği ifade edildi. Eylül ayı itibarıyla, dört kadın da dahil olmak üzere 92 kişinin idam edildiği kaydedildi.

DAKB, idamla yargılanan kadınların sembol haline geldiğini ve rejimin toplumu korkutma çabalarına rağmen, isyanın sönmeyeceğini belirtti. Nobel Barış Ödülü sahibi insan hakları savunucusu Nergiz Muhemedi, bu isyanın bir devrim niteliği taşıdığını ve İran rejimine duyulan güvenin azaldığını ifade etti.

DAKB, yalnızca İran’da değil, Türkiye’de de kadınların erkek şiddeti ve devletin cezasızlık politikaları nedeniyle katledildiğini vurguladı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın, kadınların yaşam hakkını daha da güvencesiz hale getirdiği belirtildi. Ayrıca, Türk devletinin Suriye’deki çetelere verdiği destekle Alevi ve Dürzi kadınların kaçırılması ve katledilmesi de eleştirildi.

DAKB, Jina Emini’nin şahsında katledilen tüm kadınların mücadelesini sahiplenerek, kadınların özgürlüğünün halkların özgürlüğü olduğunu vurguladı. Her türlü baskı, şiddet ve idam politikasına karşı dayanışmayı ve eşitlik mücadelesini büyütme çağrısında bulundu.

CHP’nin Krizi, AKP’nin Umudu! ŞÜKRÜ YILDIZ

AKP iktidarı, CHP’nin kurultay davasının ertelenmesini kendi lehine bir fırsat olarak görmektedir. Yapılan anketler ya da seçim senaryoları hâlâ muhalefeti birinci parti konumunda göstermektedir. İktidar ise bu tabloyla yarışamayacak bir noktadadır. Peki böyle bir durumda ne yapar? Dava sürüncemede bırakılır, tartışmalar diri tutulur, muhalefet kendi içinde bölünür. İktidar da tam bu anı bekler, tam bu kargaşadan beslenir.

Eğer Erdoğan kendisini güçlü hissetseydi, muhalefetin yeterince tepki göstermediğine kanaat getirseydi, en uygun anı yaratır ve seçim sandığını önümüze koyabilirdi. Oysa ki dava erteleniyor. Tartışmaların devam etmesi, muhalefetin kendi içine kapanması, iktidarın ömrünü uzatıyor. İşte kayyumlarla yönetilen belediyelerde gördüğümüz parçalanma, bugün Cumhuriyet Halk Partisi içinde de yeniden üretilmek isteniyor. Bu sadece CHP’ye karşı değil; barolara, sivil toplum kuruluşlarına, Alevi toplumuna karşı da aynı yöntem uygulanıyor. İktidar kendi varlığını ancak muhalifleri böldüğü, birbirine düşürdüğü, enerjilerini tükettirdiği ölçüde güçlendirebiliyor.

Bu ülkede seçim yapılır mı? Son dönemde art arda gelen zamlar, vergilerdeki düzenlemeler, toplumun alım gücünü eriten kararlar… Bütün bunlar halkın sandığa güvenini azaltmaz mı? Erdoğan ve çevresinde toplanmış yapı, böylesi bir ortamda seçime gitmeyi göze alabilir mi? Görünen odur ki hayır. Tartışmalar uzadıkça, muhalefet birbirini yedikçe, iktidarın günü kurtarma ihtimali artıyor.

Hukukun üstünlüğünden söz eden bir iktidar, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamıyorsa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını hiçe sayıyorsa, nasıl inandırıcı olabilir? Kendi koyduğu yasaları çiğneyen bir iktidarın “hukuk” kelimesini ağzına alması, halkın vicdanında karşılık bulabilir mi?

İşin acı yanı, bugün yaşananların sorumluluğu yalnızca iktidara ait değildir. Geçmişte Kürt siyasetine yönelik operasyonlar karşısında sessiz kalan muhalefet, “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla bugünkü tabloya zemin hazırlamıştır. O gün görmezden gelinen baskılar, bugün CHP’nin kapısına dayanmıştır. Zulme sessiz kalan, bir gün o zulmün muhatabı olur.

Oysa demokrasi, yalnızca işimize geldiğinde savunulacak bir değer değildir. Hukuk, lehimize işlediğinde alkışlanıp aleyhimize işlediğinde reddedilecek bir araç değildir. Hukukun ölçüsü hak, adalet ve vicdan olmalıdır. Bugün adalet saraylarının önünde gözü bağlı, elinde terazi tutan kadın heykeli bulunuyor. Ama ne yazık ki o heykel yalnızca bir süs, bir taş yığını olmaktan öteye gidemiyor. Eşitlik, adalet ve hukuk, bu ülkede sembolden ibaret.

CHP’nin kurultay davası da bu çarpık düzenin bir aynasıdır. Eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfi Savaş’ın Sabah gazetesine yaptığı açıklama, iktidar medyasının muhalefet içindeki çatlakları nasıl büyüttüğünü gözler önüne sermektedir. Parti değiştiren, ideolojik bir bağı bulunmayan siyasetçilerin varlığı, CHP’nin en büyük zafiyetlerinden biridir. Bu tablo, AKP’nin saldırılarından çok, muhalefetin kendi örgütlenme biçiminin zaafını göstermektedir.

Türkiye siyasetinde menfaat ve çıkar üzerine kurulu bir düzen hâkimdir. Belediye başkanlarının satın alınması, muhalefet içinden koparılan isimlerin iktidara geçirilmesi bunun en açık kanıtıdır. Halk sandıkta muhalefete oy verir, ancak seçilen isim ertesi gün iktidar partisine rozet takar. Peki bu durumda temsil edilen oyların, inançların, ideallerin ne anlamı kalır? Seçmen kendi iradesinin böylesine pazarlanmasını sindirebilir mi?

İktidar var gücüyle saldırganlığını artırırken, muhalefetin birleşmek yerine kendi içinde bölünmesi en büyük tehlikedir. Bir yanda yolsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, iktidarı kaybettiği gün hesap vermekten korkan bir yapı var; diğer yanda ise bu saldırganlık karşısında yan yana gelemeyen, kendi içinde didişmekle meşgul bir muhalefet. Oysa halkın adalet arayışı, demokrasinin özlemi, ancak birlik ve dayanışmayla hayat bulabilir. Aksi halde bu düzen, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de zaafları üzerinden ayakta kalmaya devam edecektir.

Aleviler olmadan barışın sağlanması mümkün değil! – Mehmet Erkek

PSAKD Antep Şube Başkanı Mehmet Erkek, Alevilerin yıllardır yok sayıldığını vurgulayarak, “İnancımızı özgürce yaşayamıyoruz. Çocuklarımız dayatılan bir din anlayışıyla eğitiliyor. Eğer bu ülkede bir barış olacaksa, Aleviler olmadan o barış sürdürülemez. Eşit yurttaşlık, laiklik, özgürlük ve barış istiyoruz” dedi.

Barış söylemlerinin inandırıcılığını yitirdiğini belirten Erkek, demokrasi olmadan kalıcı bir barışın mümkün olmadığını ifade etti. “Bir yandan barış süreci deniyor, diğer yandan halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor. Demokrasi, sadece sandığa gitmek değildir; düşüncelerin ve inançların özgürce ifade edilebilmesidir. Bugün Aleviler bu haklardan mahrum kalıyor” diye ekledi.

Erkek, Alevi çocuklarının asimilasyon baskısıyla büyüdüğünü belirterek, “Çocuklarımız, devletin belirlediği bir inanç sistemiyle eğitiliyor. Laik eğitim yok, ana dilde eğitim yok. Alevi öğrenciler zorla din dersine sokuluyor ve bu durum bir asimilasyondur” dedi.

Barışın, toplumsal hakların tanınmasıyla mümkün olacağını ifade eden Erkek, “Eşit yurttaşlık temelinde bir barış süreci olmalıdır. Aleviler olmadan barış düşünülemez. Çünkü Aleviler, barışı en çok talep eden toplumdur” diyerek çağrıda bulundu.

Yahudi- Kürt kongresinin düşündürdükleri NESRİN AKGÜL

7 Eylül 2025 tarihini akılda tutalım derim. Çünkü bu tarih Almanya’nın Berlin şehrinde tarihte ilk defa yapılan Yahudi Kürt kongresini hatırlatmakta. Bu kongrenin önemini anlamak içinde hangi koşullarda ve nasıl bir ihtiyaçla yapıldığını anlamak gerekiyor. Buna gelmeden önce sayın Öcalan’ın Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı ardından kurulan proto İsrail olan Türk ulus devleti, Holokost’un üzerine İkinci Dünya Savaşı ardından kurulan İsrail devleti ve Üçüncü Dünya Savaşı’yla birlikte İsrail’in post İsrail olarak Kürdistan amacı var tespit ve daha doğrusu uyarısını paylaşarak devam edelim.

Türk ulus devletinin kuruluşunda Yahudilerin rolünü ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin Yahudilerle girdiği yapısal ilişkiyi tarihsel hafıza olarak sürekli akılda tutalım. Balkanlar’da Selanik merkezli olarak örgütlenen İTC’nin temel ideolojisi olan Türkçülük, buradaki mason localarının ekonomik ve düşünsel desteğiyle şekillendirilmiştir. Yahudiler İsrail devletinden önce Türkiye devletini proto İsrail olarak düşündükleri için İTC üzerinden bu hayali gerçekleştirecek müdahalelerde bulunurlar. Güncelde yaşananın etkisini anlamak açısından Basel’de 1897’de yapılan Siyonist kongrenin, Yahudi milliyetçiliğinin ulus devlet kurma planlarının İTC’ye entegre edilmesinde etkili olduğunun altını çizelim. Bir komplo ve darbe örgütü olarak İTC, Alman ittifakı, Siyonist yapılanma sonucunda Abdulhamit’i tahttan indirip, Osmanlıyı Birinci Dünya Savaşına sokacak güçte, Rum, Ermeni ve zamanı yetseydi Kürt soykırımını da yapacak çılgınlıkta bir iktidar gücüyle devleti yöneterek Osmanlı’nın sonunu getirmişlerdir. İTC, Osmanlı’nın yıkılışı sonrası, sahip olduğu ulus devlet zihniyetini yeni kurulacak olan cumhuriyetin de ideolojisi haline getirerek, proto İsrail devletinin kurulma hikayesini başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu zihniyetin sürekli ulus devlet ve milliyetçiliği inşa ederek Ortadoğu’da İsrail gücü ve müttefiki yapılar ürettiğini de akılda tutalım.

İkinci Dünya Savaşı’ysa büyük Yahudi soykırımının ardından Yahudi Devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu 1897’de düzenlenen 1. Siyonist kongresinin Basel programı ve İngiliz aklının ürünü olarak Balfour Deklarasyonu’yla şekillenen bir vizyondu. İngiliz aklının Ortadoğu’ya İsrail’in kuruluş stratejisi üzerinden geliştirdiği ulus devlet paradigmasına dayalı operasyonel müdahalecilik bölgede kalıcı Arap-İsrail çatışmasının doğmasına da sebebiyet verir.

Üçüncü dünya savaşı denilen sürecin nasıl sonuçlanacağına 7 Ekim müdahalesiyle başlayan süreç karar vermeye başladı. İsrail müdahaleciliğiyle birlikte Ortadoğu’da kartlar yeniden karıldı ve bu operasyonel süreç en fazla da Türkiye ve İran’ı tehdit ediyor. Çünkü kapıdaki tehlike İsrail’in jeopolitik hamlelerle Kürtleri devletleşme sahnesine itmesidir. Sayın Öcalan bu tehlikeyi görerek 2011 tarihli Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü adlı savunmasında “ABD-İsrail- AB bloğunun, Türkiye-İran-Suriye’nin anti-Kürt ittifakına karşı Kürtleri müttefik olarak gördüğünü” söyler. Zamanın öngörüsü gerçekleştikçe yeni çözüm sürecinde gelişen parametrelere dayanarak, Türk-Kürt stratejik ilişkisi güncellenmez ve ıskalanırsa Türk devletinin bitiş hikayesinin başlayacağını öngörerek şu uyarıyı yapar; “İsrail’in post-İsrail olarak Kürdistan amacı var. Post kelimesi Kürtçeden gelir ve “beri” demektir. Yani beri İsrail!” güncelde yaşanan tüm gelişmeler İsrail’in “post İsrail” için düğmeye bastığını gösteriyor.

Bu bağlamda 7 Eylül 2025’te Berlin’de gerçekleşen “Tarihin ilk Yahudi- Kürt kongresi”, bir diaspora buluşmasından çok, Siyonist kongre geleneğinin modern bir buluşması gibi durduğunu söyleyebiliriz. Yahudi- Alman Değerler Girişimi ve Almanya Kürt Toplumu’nun organize ettiği etkinlik, Alman hükümeti ve İsrail Büyükelçiliği’nin katılımlarıyla gerçekleşti.  Kongre ağırlıklı olarak Yahudi, Kürt diaspora temsilcileri, sivil toplum aktivistleri, akademisyenler, siyasetçiler ve medya temsilcilerinin yer aldığı iki yüzü aşkın katılımcıyla gerçekleşti. Kongrenin organizasyonunda ve açılışında kilit rol oynayan Ali Ertan Toprak, 30 yıl boyunca Almanya Alevi Toplumu’nun genel sekreterliğini yapmış biri olarak dikkat çeken isimlerden biri oldu. Bu durum kongrenin Alevi topluluğunu da stratejik bir şekilde Kürt- Yahudi ittifakına dahil etme çabasına işaret ediyor. Yani etnik-dini alt grupları da mobilize etme hedefini yansıtıyor. Aleviliğin seküler kimliği ve bu kongrenin İslamcılığı hedef alıp, bir tehdit olarak belirlemesi bağlantısını kurmak kadar tarihsel düzlemde cumhuriyetin kuruluş döneminde Balkanlardaki Alevi Bektaşi derneklerinin İTC’nin Balkan yapılanmasıyla kurdukları bağı da göz ardı etmeden bu ilişkinin geçmişini sorgulamakta önemli olacaktır.

Bu kongrede “Antisemitizm ve Kürt karşıtlığına” karşı ortak kader vurgusu yaparak sonuç bildirgesine Türkiye ve İran’ı otoriter ilan ederek, Almanya’daki örgütlenmelerine yasak getirilmesini istedi. Yine güncelde Kürt ve Yahudi halkının varlıklarıyla ilgili yaşadıkları sorun ve tehlikeleri sıralayarak Kürtleri İsrail’le “stratejik ittifaka” çağıran bir çözüm perspektifini ortaya çıkardı. Bunun ayrı bir Kürt devletine çağrı olduğu da izahtan vareste bir durumdur. Kongre iki halkında “derin zulüm tarihini” bugün hatırlayarak dayanışma platformunun kurulmasını da planlıyor.

Kongrenin ana hedefi Kürtleri İsrail ile stratejik ittifaka teşvik etmek; zira kongrede öne çıkan mesajlardan birinin “Kürtlerin çıkarı İsrail ile hareket etmek” olması bunu ele veriyor. Bu ittifak hedefinin zamanlama olarak baş müzakereci Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunun” kendini dayandırdığı ve güncellemek istediği Türk ve Kürt ittifakının üzerine söylenmesi de dikkat çekici olmaktadır.

Kalıcı barış projesinin temeli Kürt-Türk ittifakıyla mı yoksa Kürt – Yahudi İttifakıyla mı gerçekleşeceği stratejik ve tayin edici bir tartışma konusu olmakta. Bu da Ortadoğu’daki jeopolitik güç mücadelesinde Kürtlerin nasıl konumlanacağına bağlı olmaktadır. Bu konumlandırmanın zıtlığı paradigmasal düzeyde seyir alıyor; Kürt ve Yahudi ittifakıyla Kürt-Türk, Kürt-Arap çatışmasını körükleyecek Kürt ulus devleti ya da bölgesel dayanışmayı hedefleyen demokratik ulus paradigmasına dayalı ayrıştırıcı olamayan özerk yapılanmalar.

Sayın Öcalan, bu paradigmasıyla stratejik olarak ortaya koyduğu vizyonla bölgenin demokratizasyon aşamasında olduğunu ve bununda hukuki statü ile güncellenen Türk- Kürt ittifakıyla gerçekleşip Kürtleri Arap, Türkiye, İran dünyasıyla demokratik olarak entegre ederek, üçüncü dünya savaşını halklar lehine sonuçlandırmak istiyor. Öcalan’ın hedeflediğinin aksine, güncellenmeyen ve “Demokratik Birlik Sözleşmesi” ni inşa edemeyen Türk devleti için İsrail-Kürt ittifakının hangi sonuçlara yol açacağı kulaklara küpe edilerek hızla adım atılmalıdır. Fırtınayı görmezden gelip limana demir atılmazsa, dalgalar gemiyi batıracaktır.

Yeni Yaşam Gazetsi