Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Dersimde Aleviliğin özgün yapısına tehditler var!

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından Dersim’de düzenlenen “Dedeler Zirvesi”ni eleştirerek, bu tür etkinliklerin Aleviliğin kendine özgü yapısını tehdit ettiğini vurguladı. Kenanoğlu, 4 Mayıs 1937’de başlayan Dersim katliamının yıldönümünü anarak, bu süreçte Alevi ve Kürt kimliğine yönelik inkar ve asimilasyon politikalarının hâlâ devam ettiğini belirtti.

Dersim’deki insansızlaştırma politikalarına dikkat çeken Kenanoğlu, devletin tekçi anlayışının Alevi kimliğini yok saydığını ifade etti. “Dersim, devlet gözünde bir çıban başı olarak görülüyor ve bu nedenle soykırıma maruz kalıyor,” diyen Kenanoğlu, Dersim isminin iadesi ve kayıp kişilerin isimlerinin açıklanması çağrısında bulundu.

Kenanoğlu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın etkinliklerinin, devletin Aleviliği kendi politikalarına entegre etme çabalarının bir parçası olduğunu savundu. “Devlet, Aleviliğin özgün yapısını ortadan kaldırmaya çalışıyor,” diyerek bu duruma karşı durulması gerektiğinin altını çizdi.

Alevi ve Kürt kimliklerini savunanların, bu asimilasyon politikalarına karşı bir araya gelerek mücadele etmesi gerektiğini ifade eden Kenanoğlu, “Haktan, hukuktan ve adaletten yana olan herkesin bu politikalara karşı çıkması gerekiyor,” çağrısında bulundu.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi kimliğinin yok sayıldığı bir ortamda, Dersimdeki etkinliklerin Alevilik üzerindeki tehditleri artırdığına dikkat çekmek son derece önemlidir. Devletin asimilasyon politikalarına karşı durmak, Alevi ve Kürt kimliklerini savunanların ortak mücadelesiyle mümkün olacaktır. Bu tür etkinliklerin, Aleviliğin özgün yapısını zedelemesine izin vermemek için toplumsal dayanışma şarttır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dede atamaları Alevi toplumunu tehdit ediyor!

Son dönemde Alevi toplumunun en önemli meselelerinden biri, dede atamalarının iktidar tarafından belirlenmesi tartışmalarıdır. Alevilik inancı açısından önemli olan dede, toplumsal ve kültürel bağlamda büyük bir rol oynamaktadır. Ancak, bu rolün iktidar tarafından belirlenmesi, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık açısından ciddi endişelere yol açmaktadır.

İktidarın, kimin dede olacağına karar verme yetkisini elinde bulundurması, Alevi toplumunun kendi iç dinamiklerini etkilemekte ve toplumsal huzuru zedelemektedir. Bu durum, Alevilik inancının özüne aykırı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Alevi bireyler, kendi inançlarını yaşama ve temsil etme hakkına sahiptirler. Bu hakların ihlal edilmesi, toplumsal birliği tehdit etmektedir.

Bu tartışmalar, özellikle Dersim ve Amed gibi bölgelerde daha da belirgin hale gelmektedir. Bu illerde yaşayan Alevi toplumu, kendi inançlarına uygun olarak dede seçme hakkının ellerinden alınmasını kabul etmemektedir. Alevilik, tarih boyunca özgün bir inanç sistemi olarak var olmuştur ve bu geleneğin sürdürülmesi, toplum için hayati öneme sahiptir.

Uzmanlar, Alevi toplumu üzerindeki bu baskıların, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık prensipleriyle çeliştiğini vurgulamaktadır. İktidarın dede atamalarındaki rolü, sadece bireyleri değil, tüm Alevi topluluğunu etkilemekte ve toplumda derin yaralar açmaktadır. Bu nedenle, Alevi bireylerin haklarını savunmak ve inançlarını özgürce yaşamak için seslerini duyurmaları büyük önem taşımaktadır.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Dede atamalarının iktidar tarafından belirlenmesi, Alevi toplumunun inanç özgürlüğüne açık bir saldırıdır. Alevilik, tarihsel olarak bireylerin kendi inançlarını özgürce yaşamasını savunan bir sistemdir ve bu hakların gasbedilmesi, toplumsal huzuru tehdit etmektedir. Dersim ve Amed gibi bölgelerdeki Alevi bireyler, kendi dede seçim haklarını savunarak, bu baskıcı yaklaşımın karşısında durmalıdır. Bu durum, sadece Alevi toplumu için değil, tüm toplumsal dinamikler için bir uyanış çağrısıdır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Yol, İkrarla Yürünür; İkrarından Dönenin Yolu Olmaz Sevda Ergin

1937–38’de Dersim halkına yönelik yapılan soykırımı  saldırısı daha önceden planlanmıştır. 1925 Şark Islahat Planı’ndan, Tunceli Kanunu’na ve Umumi Müfettişliklere kadar uzanan süreç, bu soykırımın adım adım hazırlandığını göstermektedir. On binlerce insanın katledildiği bu tarih, Alevi halkının hafızasında silinmez bir yara olarak yaşamaktadır. Bu nedenle 4 Mayıs, Alevi kurumları tarafından bir yas ve yüzleşme günü olarak kabul edilmektedir.

Dersim Soykırımı’nın 89. yılında Alevi kurumları, emek, özgürlük ve demokrasi güçleriyle birlikte Dersim’de bir araya gelerek katledilen canları andı. Seyit Rıza Meydanı’nda çerağlar uyandırıldı, gülbenkler verildi, ağıtlar yakıldı. Bu anma, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda değerlere ve ikrara bağlılığın ifadesiydi.

Aleviler soykırımda yitirdikleri canları anarken, Türkiye ve Avrupa’dan getirilen yaklaşık 130 “dede”, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile  Tunceli Cemevi’nde toplantı halindeydi. Üstelik bu toplantının temel gündemlerinden biri, dedelerin maaşa bağlanmasıydı.

Soykırımın yaşandığı bir kentte, o acının yıl dönümünde böyle bir toplantıya katılmak;  yalnızca bir “tercih” değil, açık bir ikrar sorunudur. Çünkü Alevilikte ikrar, yoluna ve hakikatine bağlı kalmaktır. Bu bağlılığı, para ve makam karşılığında terk etmek ise Alevi inancında yol düşkünlüğü olarak tanımlanır.

Tarihsel olarak Pir Sultan Abdal ile Hızır Paşa’nın yolları yüzyıllar önce ayrılmıştır. Pir Sultan Abdal Alevi değerlerin ve mazlumun yanında dururken, Hızır Paşa çıkarları uğruna zalimlerin safına geçmiştir. Bugün de aynı ayrım sürmektedir. Bir yanda Dersim’in hafızasına sahip çıkan, ikrarına bağlı kalanlar; diğer yanda ise iktidarın sunduğu imkânlar karşısında yolundan dönenler var.

AKP-MHP iktidarının yürüttüğü “Alevi açılımı” politikası, geçmişin inkârcı anlayışının yeni bir biçimidir. Bu kez baskı doğrudan değil; bürokrasi, kurumlar ve maddi olanaklar üzerinden kurulmaktadır. Amaç açıktır: Aleviliği tanımlamak, denetlemek ve “resmî Alevilik” yaratmak.

Oysa Alevilik bir inançtır, bir yol erkânıdır. Devletin tanımlayacağı bir alan değildir. Aleviler devletten kim olduklarını öğrenmediler, bugün de öğrenmeyecekler. Alevilerin talebi nettir: Tanımlanmak değil, eşit yurttaşlık.

Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir ve bu gerçek, hiçbir yasa ya da bürokratik düzenleme ile değiştirilemez.

Devlet eliyle kurulan bu yapıların amacı; Alevileri bölmek, örgütlü yapıları zayıflatmak ve toplumsal-inançsal iradeyi denetim altına almaktır. Ancak Alevi halkı bu yönelimi görmekte ve reddetmektedir.

Bu gidişat karşısında en güçlü yanıt; Avrupa ve Türkiye’de demokratik Alevi çizgisi temelinde örgütlü olan kurumların etrafında kenetlenmektir. Çünkü bu kurumlar, Aleviliğin bağımsız iradesini ve inançsal özünü temsil etmektedir.

Sonuç olarak gerçek açıktır:
İşbirlikçiler, uzlaşmacılar ve yolundan dönenler Alevileri temsil edemez.

Alevilik; mazlumun zalime karşı direnişinde, hak ve adalet arayışında var olmuştur. Bu yol, iktidarların gölgesinde değil; halkın mücadelesinde yaşam bulmuştur. Çünkü bu yol, ikrarla yürünür.
İkrarından dönenin yolu olmaz.

Alevi Haber Ağı / AHA

Dersimdeki Dedeler Zirvesi asimilasyon politikası mı?

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) ve Dersim İnşa Kongresi (DİK), 4 Mayıs 2026 tarihinde Dersim’de gerçekleştirilen “Dedeler Zirvesi”ne sert tepki gösterdi. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından düzenlenen bu toplantı, Dersim soykırımının 89. yıl dönümünde yapılması nedeniyle tartışmalara yol açtı.

Alevi kurumları, toplantının Alevi ve Kürt kimliğine yönelik asimilasyon politikalarının bir parçası olduğunu ifade etti. Açıklamalarda, “Devletin yeni soykırım mekanizması olan Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı, 81 ilden gelen temsilcilerle bir araya gelerek soykırım politikalarını güncellemeye çalışmaktadır” denildi.

Toplantının, Alevi toplumu üzerinde tahrik edici bir etki yarattığı vurgulandı. Açıklamada, “Bu toplantı, masum ve toplumsal katkı sağlayan bir etkinlik değildir. Alevilerin hassasiyetleriyle oynamak, asimilasyonu derinleştirmek amacı taşımaktadır” ifadelerine yer verildi.

FEDA, DAKB, MARDEF ve DİK, bu tür girişimlerin Alevilik inancının ve kimliğinin dönüştürülmesine yönelik olduğuna dikkat çekerek, Alevi toplumunun bu tür saldırılara karşı duyarlı olması gerektiğini belirtti. Ayrıca, gerçek bir barışın sağlanabilmesi için Dersim soykırımıyla yüzleşmenin şart olduğunu vurguladı.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi toplumunun tarihsel ve kültürel değerlerine yönelik tehditler, bu tür etkinliklerle daha da derinleşmektedir. Dersimde düzenlenen “Dedeler Zirvesi”nin, Alevi ve Kürt kimliğine yönelik asimilasyon politikalarının bir parçası olduğu açıkça görülmektedir. Alevi kurumlarının uyarıları, bu tür girişimlerin Alevilik inancını dönüştürme çabalarına karşı duyarlı olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dersim’in yas günü, Alevilerin yas günü Eren Yıldırım

Bugün 4 Mayıs. Dersim’in yas günü, Alevilerin yas günü.

Dersim Tertelesi (4 Mayıs 1937-38), sadece geçmişte yaşanmış bir acının yıldönümü değil; bu ülkenin hafızasında inkarın, sürgünün, katliamın ve halen yüzleşilmeyen büyük bir yaranın adıdır.

Böyle bir günde Dersim’de; 89 yıl önce yaşanan acıyı anan, katliamı lanetleyen, yüreği o yangınla tutuşan bir Alevi toplumu vardı…

Bir de; o acıyı unutmuş gibi davranan,
yasın ağırlığını taşımayan, yolun hafızasından uzak düşen bir hâl ile karşılaştık.

Böyle bir günde yapılması gereken şey;
makam, bütçe, maaş, gezi, otobüs konuşmak değil; yas tutmak, hakikatle yüzleşmek ve yüzleşilmesini haykırmak,
yitirdiklerimiz için Hakk’a niyaz etmektir.

Ne yazık ki bugün, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Dersim’de yaptığı toplantıda duyduklarım, bu yolun hafızasını incitmiştir.

Üstelik manidardır ki; demokratik Alevi örgütlülüğünün tüm itirazlarına rağmen kurulan ve Aleviliği devlet eliyle tanımlamaya çalışan bu yapının, Dersim Tertelesi’nin yıl dönümünde böyle bir toplantı yapması, yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir zihniyetin yansımasıdır.

Dersim’de 89 yıl önce katledilen Pirlerin, Anaların, çocukların hatırası hâlâ diri iken… kız çocuklarının kaçırıldığı o karanlık günlerin yıl dönümünde…

Bir yerde dedeler için maaş konuşuluyor.
Bir yerde Diyanet bütçesinden pay isteniyor. Bir yerde devlet imkanlarıyla gezi ve otobüs talep ediliyor.

Ne kadar ağır…
Üstelik bu sözlerin, yol içinde bildiğimiz, selamlaştığımız canların ağzından çıkması insanın yüreğini daha da burkuyor.

İnsan sormadan edemiyor.
Bu yapılan, gerçekten bu yolun haklarını aramak mıdır, yoksa yolun özünden uzaklaşmak mıdır?

Ancak şunu açıkça ifade etmek gerekir.
Bu taleplerin kendisinden ziyade,
bunların böylesi bir günde ve zeminde dile getirilmesi üzerinde durulması gereken asıl meseledir.

Çünkü mesele sadece bu talepler değil,
asıl mesele, Aleviliğin yüzyıllardır dayandığı rızalık, lokma, talip, ocak ve yol ilişkisini;ödevletin bütçe, maaş ve protokol ilişkisine indirgeme tehlikesidir.

Dedelik, devletin verdiği bir unvan değildir. Dedelik, bordroya yazılacak bir meslek değildir. Dedelik; talibin rızasıyla, yolun erkânıyla, ocağın emanetiyle taşınan ağır bir hizmettir.

Bu yolun dedesi; iktidarın kapısında imkan arayan değil, talibin sofrasında lokmasını bölüşendir.

Bu yolun dedesi; mazlumun yas gününde bütçe konuşan değil, acının başında çerağ uyandırandır.

Bu yolun dedesi; Hakk’ın karşısında eğilir, ama hiçbir iktidarın önünde eğilmez.

Elbette ki dedeler de insandır, geçimlerini sağlamak zorundadır. Ben de bir yol evladıyım; zamanımın büyük bir kısmını bu yola ve hizmete adadım. Bu, inkâr edilemez bir gerçektir.

Fakat şunu açıkça görmek gerekir.
Bu yolun meseleleri, maaş başlığından ibaret değildir. Bu yolun konuşulması gereken çok daha ağır hakikatleri vardır.

Eşit yurttaşlık meselesi…
Zorunlu din dersleri…
Yıllardır bizden alınan dergâhların, ocakların gerçek sahiplerine iadesi…
İnancın tanınması ve özgürce yaşanması…

Bütün bunlar ortadayken, Dersim Tertelesi’nin yıl dönümünde yapılan bir toplantının, bu başlıkları dahi konuşmadan maaş, tur için otobüs, diyanetten pay ve imkan tartışmasına sıkışması üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

O halde sormak gerekir.
Bu yapılan istişare midir?
Yoksa yolun asli meselelerini görmezden gelen bir yönlendirme midir?

Derdim kimseyi incitmek değildir; ama yolun hakikatini hatırlatmaktır. Özellikle de bu yola talip olanlara…

Çünkü bu yol, bedel ödenerek bugüne gelmiştir. Ve bilinmelidir ki; Hakikat konuşulmadan kurulan hiçbir söz tamam değildir. Rızalık olmadan kurulan hiçbir zemin sağlam değildir.

Dersim’i, Sivas’ı, Maraş’ı, Çorum’u, Gazi’yi anmak; sadece geçmişi hatırlamak değil, bugün nerede durduğunu bilmektir.

Yolumuzdan da, sözümüzden de dönmeyiz.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden,
Açılın kapılar Şah’a gidelim…”
Pirim Pir Sultan Abdal

Gerçeğe Hü

Eksiden Sıfıra, Kürt Mücadelesinin Yeni Eşiği Şükrü Yıldız

Zamanında ukalanın biri Musa Anter ile sohbet ederken, “Siz hiçbir şey yapmadınız” manasında “biz her şeye sıfırdan başladık” der. Apê Musa hazır cevap “Evlat, biz eksiden sıfıra getirdik.” der. Bu cümlede, Kürt hareketinin tarihsel konumunu özetleyen bir gerçek saklıdır. Hiçbir halk, mücadelesine boşaltılmış bir zeminden başlamadı, başlamaz. Varlığı üzerinde büyür. Kurumları üzerinden gelişir. Mücadelesini varlığı üzerinden yürütür. Bu durum özelikle Kuzey Kürtleri için söz konusu olmadı. Yüz yıllık cumhuriyet Kürtleri, kurumlarını ve özgürlük için sesini çıkaranları acımasızca bastırmış, katletmiş ve sürgünlere yollayarak, inkar üzerinden kendisini inşa etmek istemiştir. Onun için Kürtlerin üzerinde durduğu zemin çoğu zaman bir eksiyi, bir yokluğu, hatta açık bir inkarı temsil eder. İşte bugüne baktığımızda ulaşılan nokta -Kürtler için sıfır noktası- onlarca yıl süren ağır bir hesaplaşmanın, bedeli yüksek bir emeğin sonunda kazanılmış bir başlangıçtır. Eksilerden yükselerek sıfır noktasına erişmiştir. Apê Musa çok erkenci davranmış, sıfır noktasına şimdi ulaştık…

Halkların kendi kaderini tayin hakkı, diğer halklar için çoğunlukla var olan bir zeminin üzerine inşa edildi. Onlar bu mücadeleyi kimliklerini, kurumlarını, ekonomik ilişkilerini ve siyasal temsiliyetlerini kullanarak yürütebildiler. Okulları vardı, mahkemeleri vardı, kültürel örgütleri vardı, mücadeleyi bu birikimin üzerine koydular. Kürtlerin hikayesi ise tam da burada ayrışır. Diğer halkların başladığı yerde değil, o başlangıç noktasına ulaşmak için mücadele etmek zorunda kalınan bir yerden başlar bu yolculuk.

Uzun yılların baskısı, köklü asimilasyon politikaları ve uluslararası güçlerle yerel gericiliğin el ele vermesi, ortaya yalnızca zayıflamış bir toplum değil, kendinden utanmaya zorlanmış bir toplum çıkardı. Seksenli yıllara gelindiğinde Kürtler, dilini açıkça konuşamayan, kimliğini kamusal alanda söyleyemeyen, kendi varlığı bile tartışmaya açılmış bir hale getirilmişti. Üstelik buna karşı çıkmak için ödenen bedeller son derece ağırdı. Sadece Kürtçe konuştuğu için onlarca yıl yargılamayla, ağır cezalarla yüz yüze gelen binlerce insan oldu. Okullarda ispiyonculuk örgütlendi, teşvik edildi. Ve Kürtçe konuşanların ihbar edilmesi istendi. Kürtçe konuşan çocuklar öğretmenleri tarafından cezalandırıldı.

Böyle bir ortamda mücadele başlatmak, diğer halkların başladığı yerden değil, çok daha geride, eksilerin derininden başlamak demekti. İşte bu yüzden seksen sonrasının mücadelesi, sıradan bir ulusal hareket değildi, aynı zamanda bir varoluş kavgasıydı. Kendi kaderini tayin etmeyi talep etmekten çok uzak bir zemindeydi. Kürtlerin özgürlük mücadelesi bir halkı yaratmak ile başlamıştır. Onun için öncelik, özgürlükleri talep edebilecek bir öznenin yaratılmasıydı. Bu fark, sosyal zeminde, kendiliğinden bir hareketin doğması değil, yaratılmasıydı. Tüm diğer özgürlük mücadelesi veren halkların aksine önce var olmakta gerekiyordu.

Kürt siyaseti, on yıllarını yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme çizgisinde geçirdi. Bu bir tercih değil, zorunluluktu. Taban darmadağın edilmişti, önce kurumların, kadroların, simgelerin, söylemlerin var edilmesi gerekiyordu. Bu yapılar kuruldu, zorla, inançla. Sonra halk topluluklarına ulaşıldı ve örgütlenme başladı.

Sonuç çarpıcıdır. Bugün herkes rahatça “Ben Kürt’üm” diyor. Ama geçmişe gittiğinizde, “sen Kürt’sün” denildiğinde “hayır, değilim” diyenlerin hiç de az olmadığı bir dönem var. Asimilasyon, kimliğin kendisini bile şüpheli hale getirmişti. İşte bu kırılmanın aşılması, belki de mücadelenin en sessiz ama en köklü kazanımıdır. Kimliğine sahip çıkmak artık bir cesaret işi olmaktan çıkmış, gündelik bir doğallık haline gelmiştir.

Bugün gelinen noktada mücadele, farklı bir mantığa ihtiyaç duyuyor. Yukarıdan aşağıya örgütlenmenin tarihsel görevi büyük ölçüde tamamlandı, taban artık kendi başına nefes alıyor. Bundan sonrası, aşağıdan yukarıya örgütlenme döneminin ta kendisidir. Bu bir tercih değil, sürecin kendisidir.

Artık Kürtlerin yaşamın her köşesinde örgütlülüğü var. Dernekler, vakıflar, meslek odaları, kadın ve gençlik yapıları, yerel meclisler, siyasi partiler. Bunların yatay düzlemde birbirine bağlanması, daha üst kademelerde ise bir araya getirilmesi, yeni dönemin temel işidir. Bu bir halkın kendini bütün boyutlarıyla yeniden üretmesidir.

Bu süreç aynı zamanda çoğullaşmayı zorunlu kılıyor. Bir halkı yokluktan var ederken birlik ve merkeziyet elzemdir, ama var olduktan sonra farklılığı, çoğulluğu ve iç demokrasiyi taşımak da bir o kadar zorunludur. Kürtlerin önündeki yeni eşik tam da burada duruyor. Yokluk döneminin disiplini ile varlık döneminin çoğulluğunu bir arada yürütmek.

Bugüne kadar yürütülen mücadelenin birikimi, binlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, ağır bedellerle oluştu. Bu bedeller soyut sayılar değildir, bir toplumsallığın kendi varlığına ödediği karşılıktır. Bu yüzden geçmişin emeğini ya hafife almak ya da onu dokunulmaz bir tabuya dönüştürmek, ikisi de sürecin kendisini zayıflatır. Geçmişin emeğini sahiplenmek, ama onu bir engel değil bir basamak olarak görmek.

Bu dönem, niteliksel olarak yeni bir aşamadır. Kürtler bu süreçte yalnızca talepte bulunan bir taraf olmaktan çıktı, kendisini tarihsel bir özne olarak kuran bir toplumsallık haline geldi. Yokluk dünyasından varlık dünyasına geçiş, yalnızca siyasi bir kazanım değil, varlıksal bir kazanımdır.

Bugün Kürtler arasında birlik ruhunun güçlenmesi, var olmanın ötesine geçilebileceğini gösteriyor. Yani artık mesele yalnızca var olmak değil, bu varoluşun kazanımlarını korumak, büyütmek ve kalıcılaştırmak. Sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve siyasal temsiliyetler yan yana geldiğinde, sıfır noktasından artıya geçiş için zemin de hazır hale gelmiş olacak.

Bu sürecin temsiliyetini PKK Kurucu Lideri Abdullah Öcalan üstlenmiş bulunuyor. Yokluk dünyasından çıkışın siyasal aklını kuran isim olarak geniş bir kabul gören Öcalan, bugün varlık dünyasında Kürtlerin kazanımlarını korumaları ve kendi dilleri, kültürleri, emekleriyle özgürce yaşamalarının zeminini hazırlama rolünü de taşıyor. Bu rolün asıl değeri kişisel liderlikten değil, sürecin tarihsel dönüşümünü simgeleyebilmesinden kaynaklanıyor.

Bugün gelinen nokta, kimilerinin dediği gibi bir tükenme ya da gerileme değildir. Tam tersine, var olan ve kendini ortaya koyabilen bir toplumsallığın artık tüm cephelerden kimliği, kurumları, ekonomisi, kültürü ve siyasetiyle yürüyeceğinin işaretidir. Sıfır noktası bir kapanış değil, yeni bir hattın başlangıcıdır. Eksiden sıfıra gelen yolun ardından, sıfırdan artıya geçiş vakti gelmiştir. Bu geçişin nasıl şekilleneceği, hangi ittifaklar ve hangi demokratik araçlarla gerçekleşeceği, önümüzdeki dönemin esas tartışma konuları olacaktır. Ama bir şey nettir, bir halk artık vardır ve var olmaya devam edecektir.

Hıdırellez Bayramı Alevilikte Paylaşımın Sembolu Oluyor

Gazeteci Zeynel Gül, Alevi toplulukları arasında önemli bir yere sahip olan Hıdırellez bayramını Tahtacı Alevi köylerinde kutlama geleneğine dair bilgiler verdi. Hıdırellez, her yıl 5 Mayıs’ta kutlanıyor ve Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluştuğu gün olarak kabul ediliyor. Bu gelenek, Alevilikte paylaşım, dayanışma ve doğa ile olan bağların güçlenmesi açısından büyük bir anlam taşıyor.

Gül, Hıdırellez kutlamalarının üç gün sürdüğünü belirtti. İlk gün mezarlık ziyaretleri yapılırken, ziyaret sırasında temizlenme ve dualar ediliyor. İkinci gün ise yaylalara çıkılarak yemekler yeniyor ve eğlenceler düzenleniyor. Üçüncü gün ise toplu buluşmalarla kutlama gerçekleştiriliyor; semahlar dönülüyor ve sohbetler ediliyor. Bu etkinlikler, toplumsal dayanışmanın ve birlikte olmanın önemli bir ifadesi olarak kabul ediliyor.

Hıdırellez’in özünde paylaşım kültürünün yattığını belirten Gül, Hızır ile İlyas’ın kıtlık döneminde ellerindeki azı paylaşarak yaşama tutunmalarının bu bayramın ruhunu oluşturduğunu vurguladı. Geleneksel bayram sabahında gençlerin dereye giderek yıkanmaları ve dilek dilemeleri de önemli bir ritüel olarak öne çıkıyor.

Gül, modern yaşamın etkisiyle bazı geleneklerin değişime uğradığını ifade etti. Eskiden sokakların imece usulü temizlendiğini, kapılara çiçek asıldığını hatırlatan Gül, günümüzde belediyelerin temizlik yapmasının eski ritüellerin kaybolmasına neden olduğunu söyledi. Ancak tüm bu dönüşümlere rağmen Hıdırellez’in toplumsal ve inançsal öneminin devam ettiğini belirtti.

Sonuç olarak, Hıdırellez Alevi toplumunda sadece bir bayram olmanın ötesinde, doğayla, toplumla ve inançla kurulan bağların ifadesi olarak yaşamaya devam ediyor. Bu gelenek, Alevi kültürünün bir parçası olarak her yıl coşkuyla kutlanmaktadır.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Hıdırellez Bayramı, Alevilikte paylaşım ve dayanışmanın güçlü bir sembolüdür. Bu bayram, sadece bir gelenek değil; aynı zamanda toplumsal bağları güçlendiren, farklılıkları kucaklayan ve birlikteliği pekiştiren bir kutlama biçimidir. Modern yaşamın getirdiği zorluklara rağmen, Hıdırellezin özündeki paylaşım kültürü, Alevi topluluklarının dayanışma ruhunu canlı tutmakta ve bu değerleri gelecek nesillere aktarmakta büyük bir önem taşımaktadır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dersim’deki Dedeler Zirvesi, acıları yok saydı!

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, 4 Mayıs 2026 tarihinde Dersim’de gerçekleştirilen ‘Dedeler Zirvesi’ne yönelik sert eleştirilerde bulundu. Yılmaz, Alevi toplumunun asıl taleplerinin devlet denetimi ve kurumsal müdahale değil, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü olduğunu vurguladı.

Dersim Tertelesi’nin 89. yıldönümünde düzenlenen zirveye 130 civarında dedenin katıldığı bildirildi. Ancak Yılmaz, toplantıda Dersim Katliamı ve sonuçlarına dair hiçbir söz edilmemesini kabul edilemez buldu. “Bu kara tarihte, yaşanan acıların ve hakikatlerin görmezden gelinmesi, toplumsal hafızaya ihanet anlamına gelir,” dedi.

Toplantının ana gündeminin dedelere maaş bağlanması olduğuna dikkat çeken Yılmaz, Alevilikte inanç önderliğinin devlet memurluğuna indirgenemeyeceğini dile getirdi. “Pirlik, dedelik ve analık makamları, toplumsal bir hizmettir ve bu değerler ne makamla ne de maaşla tarif edilebilir,” ifadesini kullandı.

Yılmaz, “Dersim’in acısını görmezden gelerek, hakikatin üzerini protokol toplantılarıyla örtemezsiniz,” diyerek, Alevi toplumunun gerçek taleplerinin geçmişle yüzleşmek ve adalet istemek olduğunu yineledi. “Hakikat er ya da geç sözünü söyler,” diyerek, tarihsel hafızanın önemine vurgu yaptı.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Dersimdeki Dedeler Zirvesi, Alevi toplumunun acılarını yok sayarak tarihin karanlık yüzüne sırtını dönmüştür. Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmazın belirttiği gibi, gerçek talepler eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğüdür; dedelere maaş bağlanması gibi sembolik adımlar, toplumsal hafızayı ihanetle buluşturur. Alevilikte inanç önderliği, devlet memurluğuna indirgenemez; bu değerler, toplumsal hizmet anlayışıyla yaşatılmalıdır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dersimde yoğun yağışlar yolları kapattı!

Dersim’de son günlerde etkili olan yoğun yağışlar, Munzur Suyu’nun debisini artırdı ve birçok yolu sular altında bıraktı. 5 Mayıs 2026 tarihinde meydana gelen bu doğal olay, bölgenin zorlu hava koşullarını bir kez daha gözler önüne serdi.

Son yılların en soğuk kışını geçiren Dersim, baharın gelmesiyle birlikte karların erimesi ve sağanak yağışlarla karşılaştı. Bu durum, özellikle Ana Fatma Ziyareti’nin önündeki yolda kaymalara neden oldu. Yağışların devam etmesi, bölgedeki ulaşımı olumsuz etkiliyor.

Yerel halk, sular altında kalan yollar nedeniyle ulaşımda zorluklar yaşarken, yetkililer de durumu yakından takip ediyor. Bu tür doğal afetlerin önlenmesi veya etkilerinin azaltılması adına gerekli önlemlerin alınması bekleniyor.

Dersim’in doğal güzellikleri ve ekosisteminin korunması için bu tür olaylar, kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Bölge insanının yaşadığı bu zorlukların üstesinden gelinmesi ve dayanışma ruhunun güçlenmesi önem taşıyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Dersimdeki yoğun yağışlar, doğal afetlerin bölgedeki zayıf altyapıyı nasıl etkilediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bu tür olaylar, sadece iklim değişikliğinin değil, aynı zamanda insani ihmallerin de sonucudur. Alevi toplumunun dayanışma ruhu, bu zorlu günlerde daha da önem kazanmakta; herkesin eşit şekilde desteklenmesi gerekmektedir. Ulaşımda yaşanan aksaklıklar, ayrımcılığa ve dışlanmaya karşı duruşumuzu güçlendirmeli, mağduriyetlerin giderilmesi için acil önlemler alınmalıdır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dersim Katliamı’ndan bir yaprak: Axzunik köyü Cevdet Konak

Kamîya mordemî binê zonê mordemî de nimite ya.
(İnsanın kimliği dilinin altında gizlidir.)

Dersim, yüzyıllardır müstevli güçlerin hedefindedir. Lakin derviş mekânı, muktedire karşı eşsiz bir direniş sergilemiştir. Osmanlı Devleti’nin “fütuhhat” politikası dahi bu toprağın kutsiyeti karşısında çaresiz kalmıştır. Tıpkı Alişer’in Dersim için yazdığı gibi “evliyalar gülüdür, zalimler dermez”.

Muktedirin Dersim’e dönük sistematik tagallüp (boyun eğdirme) siyasetinin anatomisi 1848 yılına kadar uzanmaktadır. Dersim sancağının kurulmasının asıl amacı kentin bir statüye kavuşması değil, “temdin” edilmesidir. Hiç şüphesiz otokrasinin literatüründe temdin, yani medenileştirmek otokton unsuru egemen güç karşısında etkisiz hale getirmektir. 1850-51 yılından itibaren dönem dönem Dersim’e yönelik organize edilen askeri “operasyonların” amacı bir anlamda yerli iradeye boyun eğdirmektir.

Monarşinin yerine 1923’ten itibaren “cumhuriyetin” ilan edilmesi, müesses nizamın hedefinde bir değişiklik oluşturmamıştır. Padişah Kanuni Süleyman’ın vecizesi “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi” nasıl Dersim için bir anlam ifade etmediyse, Kemalist rejimin “cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” vecizesi de içi boş bir midye kabuğundan öteye gidememiştir. Daha ilk yıllarından itibaren cumhuriyet, kimsesizleri mülk sahibi sınıfın “kahyası” haline getirmiş; farklı etnisiteleri öğüten bir “kremasyon fırını”na dönüşmüştür. 1921 Koçgirî katliamı, 1926 Qoçan harekâtı, 1930 Pilêmurîye (Pülümür) harekâtı ve ardından 1937-1938 Dersim Tertelesi bu fırının nasıl işlediğinin nişaneleridir.

Kemalist rejimin “serafim meleklerinin” ortaklaşa dizayn ettikleri Dersim Katliamı, her yönüyle bir etno-dinsel kırımdır. Ne var ki katliamın faillerinden biri olan Abdullah Alpdoğan, asıl hedefi şu emirle tarif etmiştir: “Ermenilerin kökünü kuruttuk, bir tek bu Kürtlerle Kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız, acımadan öldüreceksiniz. Cumhurreisimiz ‘taş üstünde taş bırakmayın, yakın yıkın’ talimatı vermiştir.”

Katliamda teyyarelerden atılan bildirilerden birinde “kurtuluş ve selamet yolu devletin kucağına iltica edip şefkat istemektir” ibaresi geçiyordu. Muhtemelen bu bildirilerin dağıtıldığı köylerden biri de Dersim Xozat’a bağlı Axzunik köyüydü. Burası aynı zamanda benim de doğup büyüdüğüm köydür. 17 Ağustos 1938’de bu köyde yaşanan katliam, aslında devletin “şefkatinin” ne olduğunu gözler önüne sermiştir. Köyde herhangi bir “isyan” olmamasına rağmen halkın maruz kaldığı kıtal-ı mukatele (Allah yolunda askeri savaş) şefkat maskesini düşürmektedir. Esasen sömürgeci erkin Axzunik’e beslediği husumetin bir öyküsü vardır. Mesela husumetin “gözelerinden” biri 1915 Ermeni Soykırımı’dır. Katliamdan kaçan Ermenilerin bir kısmının bu köyde toplanması ve oradan Rus cenahına geçmesi, muktedirin hafızasında “silinmez” bir iz bırakmıştır. Yine bu köyde doğan Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey’in siyasi tutumu ve mücadelesi, devlet erkanının tarihsel belleğinde kalıcı bir hasar bırakmıştır. Nuri Dersimi’nin babası Mele İbrahim’den medrese eğitimi alan, İstanbul’da aşiret mektebinde okuyan, hem orduda hem de siyasi arenada önemli görevler ifa eden, hem meclis-i mebusanda hem de TBMM’de mebusluk yapan ve 1925 yılında Şeyh Said Direnişi’ne destek verdiği gerekçesiyle idam edilen Hasan Hayri Bey’in hayat felsefesi, muktedirin metabolizmasını bozmuştur.

Axzunik’te hasıl olan katliamın en mühim tanıklarından biri kuşkusuz Hıdır Çakmak’tır (Xidê Birayê Çaqî). Birkaç yıl önce Hakk’a yürüyen Çakmak, kendisiyle yapılan bir röportajda Dersim Tertelesi döneminde 9-10 yaşlarında olduğunu ifade etmektedir. Onun anlatımına göre asker, 17 Ağustos 1938’de öğleden sonra saat 16.00-17.00 gibi köye giriş yapmıştır. Aslında Axzunik’ten önce Taşkîrek, Segedîk, Peyîk, Urcêq, Hopa Axce gibi köylerde bir “katl û nehb” yani katliam ve yağma yaşanmıştır. Üstelik Axzunik’te yaşayanlar bu müessif panoramayı çaresizce izlemek zorunda kalmıştır. Acaba birkaç saat içinde bir savunma yapılabilir miydi? Gördüğümüz kadarıyla Qerebalan Aşiret Reisi Mehmet Ali Ağa, bizzat konağının olduğu köye herhangi bir müdahalenin olmayacağı konusunda kendinden emindir. Yani önceden tehlikenin farkındadır. Lakin işgalciyi yeterince tanımadığı, duygusal yaklaştığı, hatta aşiretin silahlarının büyük çoğunluğunu muktedire teslim ettiği ve “a cardinale mistake” yani fahiş bir hata yaptığı düşünülmektedir. Mehmet Ali Ağa, aslında 1925 yılında amcasının oğlu Hasan Hayri Bey’in idam edilmesiyle birlikte daha tedbirli ve dikkatli olmalıydı. Karşısında “Kürt halkına sürekli karmaşık labirentler oluşturan usta bir porsuk” olduğunu anlamalıydı. Nitekim 17 Ağustos’ta bu porsuk bizzat Mehmet Ali Ağa’ya “labirent” kurmuştu. Yine Hıdır Çakmak’ın verdiği bilgiye göre Mehmet Ali Ağa ve oğlu Veysik köyden alınmış; önce kendisi Kilise köyü civarında, ardından oğlu Xozat’ta öldürülmüştür. Oğlu Veysik, Taner köyü tarafında olmasına rağmen, saklanma olanağı olmasına rağmen Xozat’a gitmiş ve muktedirin “azabına” uğramıştır.

Yine Hıdır Çakmak’ın verdiği malumata göre Kilise’ye doğru götürülen kafileye İbrahim Ağa (İbrahim Kanko) da dahil olmak istemiş ancak huysuz ve semer kabul etmeyen tayı onu bir anlamda kurtarmıştır. Taya semer vurmakla iştigal eden ve kafileyi kaybeden İbrahim Ağa, bir süre sonra köydeki kargaşayı fark etmiş ve katliamdan sağ çıkmayı başarmıştır. Ama ailesinden 12 kişiyi kaybetmiştir. Üstelik bu insanlık dışı anları tarifi zor bir keder içinde uzaktan izlemek zorunda kalmıştır. Aynı İbrahim Ağa, ömrünün son yıllarına kadar katliamın yaşandığı tarladan üzüm bağına doğru her gittiğinde yüksek sesle hüzünlü ağıtlar yakıyordu. İbrahim Ağa’nın kardeşi Haydar Kang da bu dönemde İstanbul’da olduğu için kurtulmuş ama katliamın acısını derinden yaşamıştır. TBMM’ye gönderdiği 4 dilekçede (ilk dilekçe 1949 yılında gönderildi) dikkate nazır ayrıntılar takdim etmekte ve üst düzey devlet erkanının yargılanmasını talep etmektedir. Aslında Haydar Kang’tan önce kardeşi İbrahim Ağa’nın Nisan ve Ağustos 1939’da iki telgraf gönderdiği düşünülmektedir. Lakin herhangi bir cevap alınmamıştır. Haydar Kang, ailesinden 12 kişi olmak üzere toplam 170 Axzuniklinin katledildiğini ve yakıldığını yazmaktadır. Katledilenler arasında 70 çocuğun olduğu belirtilmektedir. Haydar Kang dilekçelerinde Başvekil Celal Bayar, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, katliamı bizzat idare eden 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay ve Umum Müfettiş Abdullah Alpdoğan gibi isimlerin katliamın asıl failleri olduğunu ve haklarında kanuni takibat yapılmasını istemektedir. Maalesef Haydar Kang’ın talepleri karşılık bulmamış ve devlet ricali verdiği cevapta Axzunik’te katliam değil, “çatışma” yaşandığını ifade etmiştir.

Axzunik’te vuku bulan kıyımda özellikle Hıdır Çakmak’ın hayat hikayesi oldukça hüzünlüdür. Annesiyle birlikte kurşuna dizilecek tarlaya götürülüyor ama neler olacağını çok da tahmin edemiyor. Asker, kadınları taramaya başlayınca annesini kaybediyor ve süngülenmesine rağmen annesinin bedeni altında kurtuluyor. Kendisiyle birlikte bir Ermeni kız çocuğunun da kurtulduğunu söylüyor. Onun verdiği bilgiye göre bu dönem Axzunik’te Ermenilere ait 15 hane bulunmaktaydı. 1915 Soykırımı’ndan kurtulanlar bu kez yeni bir ırkçı kasırga ile karşı karşıya kalmıştı. Gördüğümüz kadarıyla kahir ekseriyet katledilmiş. Köyde hala onların adını taşıyan bazı gayrimenkuller var. Mesela hêgayê Garî (Garo’nun tarlası), hêgayê Hovannesî (Hovannes’in tarlası), hêgayê Meryeme (Meryem tarlası) vb. Bu topraklar, onların hatırası olarak Axzunik’in hafızasında kalıcı bir etki bırakmıştır.

Hıdır Çakmak, 8 gün 8 gece dışarda kalıyor; yukarıda bahsettiğimiz İbrahim Ağa’nın üzüm bahçesindeki üzümlerle ayakta kalıyor. Burada 2 askere denk geliyor, ancak bu askerler onun korktuğu “türden” çıkmıyor. İkisinin Kürtçe (Kurmanci) konuştuğunu, merhametli olduğunu ve kendisine yiyecek bıraktığını anlatıyor. Dersim Tertelesi’nde bu tür örnekler zaman zaman karşımıza çıkmaktadır. Mesela Abdullah Alpdoğan’ın koruması Ali Öz’ün bir mektubunda, Amedli bir askerin (Diyarbakırlı Salih olarak biliniyor) Alpdoğan’ın “çocukları öldürün” emrine uymadığı gerekçesiyle kurşuna dizildiği bilgisi geçmektedir. Kürdistan’ın diğer kentlerinden gelen Kürt gençlerinin katliam karşısında duygusal olarak zor anlar yaşadığı bir gerçektir. Bazı kaynaklarda Ankara yönetiminin “zımni” olarak Dersim dışındaki Kürt kentlerinde “cihat” propagandası yaptığı ve dini hassasiyeti istismar ettiği yazılmaktadır.

Sonuç olarak, Axzunik’te meydana gelen insanlık dışı imha, bir “katliamlar kumkuması” olan cumhuriyetin tarihinde kara bir leke olarak kalacaktır. Hıdır Çakmak’ı süngüleyenler ve süngüleme emrini verenler, nasıl amaçlarına ulaşamadılarsa; günümüzün Celal Bayarları, Kazım Orbayları, Şükrü Kayaları, Abdullah Alpdoğanları da amaçlarına ulaşamayacak. Yine Alişer’in dediği gibi “Aslanlar yurdudur Dersim, tilkiler giremez.”

*Dersim Belediyesi Eşbaşkanı

yeni yaşam gazetesi