Ana Sayfa Blog Sayfa 235

İmralı cesaretsizliği AKP’yi pervasızlaştırdı

İmralı’daki mutlak tecridi değerlendiren Yeşil Sol Parti Amed Milletvekili Serhat Eren, muhalefetin bu konudaki sessizliğinin ‘AKP’yi pervasızlaştırdığına’ dikkati çekti

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan haber alınamama hali 28’inci ayına girdi. İmralı’da ağır tecrit koşullarında tutulan Abdullah Öcalan ile aynı cezaevinde bulunan Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’ın aile ve avukatlarının yaptığı tüm başvurular, ya “disiplin” cezaları gerekçesiyle reddediliyor ya da yanıtsız bırakılıyor. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Eşsözcüsü ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Amed Milletvekili Serhat Eren, İmralı tecridinin derinleştirilmesi, muhalefetin, toplumun, sivil toplum örgütlerin sessizliğini eleştirdi, uluslararası hukuk kurumlarının sorumluluklarını hatırlattı.

Tecrit işkenceye dönüştü

İmralı’da 24 yıldır sürdürülen tecridin işkenceye dönüştüğünü ifade eden Eren, 28 aydır mutlak iletişimsizlik haliyle sürdürülen tecridin hem uluslararası hem de iç hukukta var olan İnfaz Kanunu’na aykırı olduğunu söyledi. İmralı’da hukuksuzluğun “hukuk” haline getirildiğini dile getiren Eren, İnfaz Kanunu ve ilgili yönetmeliklere göre var olan 15 günde bir aile görüş hakkı, mesai saatleri içerisinde avukat görüş hakkı, 15 günde bir 10 dakika telefon görüş hakkının “disiplin” cezaları gerekçesiyle engellendiğini belirtti.

AKP’nin temel politikası

İmralı uygulamalarıyla hukukun araçsallaştırıldığını ifade eden Eren, “AKP, savaş, kaos, hukuksuzluk üzerine inşa ettiği iktidarını sürdürmenin yegane yolunun tamamen tecridi mutlaklaştırmak, Sayın Öcalan’ın sesinin topluma, uluslararası camiaya duyurmamaktan geçtiğini biliyor. AKP’nin çözümün yolunu açacak bütün kanalları tıkamak gibi bir temel politikası var” şeklinde konuştu.

‘Sessiz olan ortaktır’

İmralı tecridinin hukuksuzluğunu dile getiren gazeteci Merdan Yanardağ’ın tutuklanmasının demokrasi güçlerine yönelik bir tehdit olduğunu ifade eden Eren, sessiz kalan muhalefetin açık ya da zimmi bir şekilde iktidarla aynı paydada ortaklaştığını söyledi. Yaşanan krizlerin temelinde bu sessizlik halinin olduğunu vurgulayan Eren, “Sivil toplum örgütlerinden hukuk örgütlerine, siyasi partilere eğer herkes AKP’nin hukuksuzluklarına karşı ilkesel bir duruş ortaya koysaydı, bugün herhangi bir gazetecinin ifade ettiği bir hukuksuzluk, bu kadar saldırıya maruz kalmazdı. Muhalefetin AKP’nin, hukuk, Anayasa tanımayan politikalarına sessiz kalışı, AKP’nin daha da pervasızlaşmasına, hukuksuzluğu bir yönetim biçimi haline getirmesine neden oldu. Bu hukuksuzluğa karşı sessiz kalan muhalefetin cesaretsizliği, ilkesizliği nedeniyle, AKP pervasız politikalarını sürdürüyor. Muhalefetin sessizliğinden güç alıyor” ifadelerini kullandı.

‘Muhalefet tutum almalı’

Muhalefetin İmralı’da uygulanan tecride karşı cesaretle karşı çıkması gerektiğinin altını çizen Eren, şunları söyledi: “Muhalefet tutum ortaya koymalı. Muhalefet tam da adalet, demokrasi, hukuk ve barışı savunduğu anda AKP zorlanacak. AKP’nin zorlandığı nokta, Kürt halkının hukuk ve adaleti talep ettiği noktadır. İmralı’daki hukuksuzluğa karşı çıkış, aynı zamanda adaleti, barışı talep etmektir. Bakın AKP-MHP tamamen İmralı’da bir mutlak bir tecrit politikası başlattığı anda, savaş politikaları devreye girdi. Savaş politikalarının Türkiye toplumu açısından maliyetini herkes biliyor.”

Türkiye toplumunun İmralı’da uygulanan tecride karşı çıkması gerektiğini belirten Eren, “Sayın Öcalan’ın çözüm politikasının toplumda bir karşılık bulması, AKP’nin sonunun olması anlamına geliyor. Tecridin nedeni, AKP’nin Sayın Öcalan’ın sesinin duyulmasından duyduğu endişe ve korkudan kaynaklıdır” diye konuştu.

İlkeler yok sayılıyor

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AKBK) sessizliğini de eleştiren Eren, şöyle devam etti: “CPT, defalarca ziyaret ettiği İmralı’da hukuksuzluk olduğunu ve uygulanan tecridin işkence olduğunu raporlarına geçirdi. AİHM’in 2014 yılında Sayın Öcalan hakkında verdiği ‘umut hakkı’na dair kararı var. Ancak bu kararların uygulanmasını takip etmesi gereken AKBK, kendi ilkelerini yok sayıyor. Avrupa tarihi boyunca temel hak ve özgürlüklerin korunduğu, bireysel hakların önemsendiği ve bunların ihlali durumunda da etkin yargısal mekanizmaların hayata geçirilmesiyle övünür. Ama meselenin kendisi Sayın Öcalan, Kürtler olunca, hukuksuzluğu dönemsel çıkarlara kurban ediyor.”

Sorumluluklarını hatırlamalılar

Uluslararası hukuk mekanizmalarının işlemediğini dile getiren Eren, “Uluslararası mekanizmalar diğer meselelerde olduğu gibi işleseydi, Türkiye bu hukuksuzlukları yapmaz ve toplumun tamamına yaymazdı. Uluslararası hukukun cesaretsizliği, AKP-MHP açısından da cesaret kaynağı oluyor. Tüm toplumun CPT, AKBK ve AİHM’e kendi değerlerine bağlı kalmaları yönünde çağrı yapması gerekiyor. Sivil toplum örgütleri, barolar, hukuk örgütleri, siyasi partiler uluslararası kurumlara çağrıda bulunarak, sorumluluklarını hatırlatması gerekiyor. Mekanizmaların sessizliğini, görevlerini yerine getirmemelerini gündemleştirmek ve buna karşı mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

Haber: Berivan Altan – Cengiz Özbasar / Amed-MA

#İmralı #cesaretsizliği #AKPyi #pervasızlaştırdı

Tarihi 3 bin yıla dayanan Birgi köyü çökme tehlikesinde

Ödemiş ilçesinde 3 bin yıllık tarihiyle 9 medeniyete ev sahipliği yapan Birgi köyünde, restore edilmeyi bekleyen onlarca yapı çökme tehlikesiyle karşı karşıya

İzmir’in Ödemiş ilçesinde bulunan ve tarihi dokusu ile yerli, yabancı binlerce turistin ilgisini çeken Birgi köyünün tarihi 3 bin yıl öncesine dayanıyor. Birgi köyü Frigler, Lidyalılar, Ahameniş İmparatorluğu, Pergamon Krallığı, Persler, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Aydınoğulları Beyliği, Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yaptı. Aydınoğulları Beyliği başkentliğini de yapan köy, bu medeniyetlerin tamamından izler barındırıyor.

Binlerce yıldır yaşam alanı

Köy karşısındaki ovaya hakim konumu nedeniyle tarih boyunca saldırılara karşı güvenli bir merkez olurken, su kaynakları ve verimli topraklarıyla binlerce yıldır yaşam alanı olarak varlığını sürdürdü. Köy simge haline gelen tarihi konakları, mimarisi ile dikkat çeken ahşap pencereli taş evleri ve sokaklarında çınar ağaçlarıyla Ege Bölgesi’nde turizmin önemli merkezleri arasında yer alıyor.

 Dünya’nın en iyi turizm köylerinden biri

Yıllardır tarihi yapısını koruyan köyde, Çağırağa Konağı, Kerim Ağa Konağı gibi 18’inci yüzyıl yapılarının yanı sıra Bizans döneminden kalan Küp Uçuran ve Aydınoğlu Hamamı gibi 12 ve 14’üncü yüzyıldan kalma yapılarda mevcut. 2012’de Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne eklenen köy 2022 yılında ise Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) tarafından dünyanın en iyi 32 turizm köyünden birisi olarak seçildi.

Yaklaşık 700 yıldır tarihi görüntüsü bozulmayan Birgi’de bugün de evler toprak ve ağaç türleri ile doğal taşları kullanılarak yapılmaya devam ediliyor. İki katlı binalar, zemini taş, üst kat ve tavanları ahşap olacak şekilde yapılırken, evlerdeki sofalar ve dışa yönelik kafesli pencereler mimarinin en belirgin özellikleri arasında bulunuyor. Köy ziyaretçilerine 700 yıl öncesinden tarihi bir deneyim yaşatıyor.

200 tescilli yapı bukunuyor

Ödemiş ilçe merkezine 9 kilometre uzaklıkta olan ve Bozdağ’ın yamaçlarında yemyeşil bir coğrafyanın içinde gizlenen köyde, 200 kadar tescillenmiş tarihi yapı bulunuyor. Köyün taş döşeli sokakları Rum ve Osmanlı mimarisini andırırken, ahşap ve cumbalı evlerde de bu mimarinin izleri görülüyor.

Ancak köyde restore edilmeyi bekleyen hala birçok yapı bulunuyor. Ana caddedeki evler restore edilirken, özellikle ara sokaklarda kalan konaklara ise henüz dokunulmamış. Tahrip edilen yapıların çelik konstriksiyon ile çökmesi engellenmeye çalışılırken, taş yapıların bir kısmı yıkılmış durumda. Yine bazı taş evlerin üzerine betonarme evler yapılması engellenmemiş, tarihi surların bulunduğu bir alana ise yeni bir konak inşa edilmiş durumda.

Haber: Tolga Güney / MA

#Tarihi #bin #yıla #dayanan #Birgi #köyü #çökme #tehlikesinde

‘Çözüm isteniyorsa Abdullah Öcalan’la görüşülmeli’

PKK Lideri Abdullah Öcalan’la görüşme talebiyle Adalet Bakanlığı’na yaptıkları başvuruya halen yanıt verilmediğini belirten Av. Ahmet Baran Çelik, ‘Bugün bir çözüm üretilmek isteniyorsa, Öcalan ile iletişime geçilmesinin kanalları açılmalı’ dedi

PKK Lideri Abdullah Öcalan ve Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’la görüşmek için Adalet Bakanlığı’na görüşme başvurusunda bulunan özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi avukat Ahmet Baran Çelik, İmralı’da yaşanan tecrit politikasına dair değerlendirmelerde bulundu.

Abdullah Öcalan’ın başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu ve Türkiye halkları için önemine vurgu yapan Çelik, PKK Liderinin toplumsal sorunların çözümü ve barışın sağlanması için çok önemli bir aktör olduğunu belirtti. Çelik, “Öcalan üzerindeki tecridin son bulması, halklar için çok önemli. Bugün tecride karşı gerçekleştirilen eylem ve etkinliklerin temel amacı da gelinen aşamada barışa olan ihtiyaçtan kaynaklıdır” dedi. Tecridin bir insan hakkı ihlali olduğunun altını çizen Çelik, Abdullah Öcalan ve diğer tutukluların aile ve avukatlarıyla görüştürülmemesinin hukuksuz bir uygulama olduğunu kaydetti. Çelik, 24 yıllık ağır tecrit uygulamalarının yanı sıra 27 aydır haber alınamama halinin, gelinen aşamada hukukla izah edilemeyeceğini ifade etti.

Yasalar açık

İmralı Cezaevi koşullarının başlı başına bir tecrit sistemi olduğunu belirten Çelik, “İmralı’nın ada hapishanesi olmasından ötürü zaten dış dünyayla iletişimi kesik durumda. Buna ek olarak tutukluların hem avukatlarıyla hem de aileleriyle çok uzun yıllardır görüştürülmemesi bir ihlaldir. Düşünün 2011 yılından bu yana Öcalan avukatlarıyla görüştürülmüyor ya da çok nadiren görüştürülüyor. Bakın ‘çözüm süreci’ denilen dönemde dahi Öcalan avukatlarıyla görüştürülmedi. Oysa hukuk ve yasalar açıktır. Bugün aslında bu durumun gündem olmaması, aksine bu duruma ses çıkarılmaması gündem olmalıydı. Kimdir bu ses çıkarmayanlar, barolar, hukuk kurumları, siyasi partiler. Toplum olarak ses çıkarılması gerekiyordu.”

Başvuruya yanıt yok

ÖHD olarak Abdullah Öcalan ile görüşmek için 775 imza toplayarak Adalet Bakanlığı’na yaptıkları başvuruyu anımsatan Çelik, geçen süreye rağmen yanıt alamadıklarını söyledi. Bakanlığın sessizliği üzerine birçok kentte barolardan hukuki yardım talep ettiklerini hatırlatan Çelik, özellikle de dünyanın en çok üyesinin olduğu İstanbul Barosu’na yaptıkları başvurudan ve görüşmelerden de sonuç alamadıklarını söyledi.

‘CPT tutarlı değil’

PKK Lideri Öcalan’ın tarihsel rolünü oynamaması için ağır tecridin uygulandığını vurgulayan Çelik, “Bizlerle beraber Öcalan’ın avukatları da İstanbul Barosu’na başvuruda bulundu. Maalesef baro da bakanlık da Bursa Cumhuriyet Savcılığı da talebimize olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapmadı. Arama yöntemiyle de görüşme talebimiz oldu ama buna dair de herhangi bir randevu verilmedi. Uluslararası hukuk kurumları da sessizliğe bürünmüş durumda. Özellikle CPT’nin (Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi) tecrit durumuna dair tutarlı olduğunu düşünmüyoruz, tepki göstermiyor. Bir politika haline gelmiş bu yalnızlaştırma ve izole etme haline yönelik gerekli adımlar atılmıyor. Artık bu durum siyasetle açıklanması gereken bir durum. Siyasi irade Sayın Öcalan’ı dünyadan ve halklardan koparmak istiyor” şeklinde konuştu.

‘İletişim kanalları açılmalı’

Sessizliğin tecridin tüm cezaevlerine ve topluma yayılmasına neden olduğunu ifade eden Çelik, “Toplumsal barış ve toplumsal çözüme ilişkin Öcalan önemli bir aktör. Çünkü sözü itibar görüyor ve sözlerinin halkta karşılığı var. Dolayısıyla bu kadar önemli olan bir kişinin tamamen bertaraf edilmesi herkese zarar verir. Bugün bir çözüm üretilmek isteniyorsa, Öcalan ile iletişime geçilmesinin kanalları açılmalı” dedi.

Kaynak: MA

#Çözüm #isteniyorsa #Abdullah #Öcalanla #görüşülmeli

Merdan Yanardağ’dan ‘Boyun eğmeyeceğim’ mesajı

Merdan Yanardağ, PKK lideri Abdullah Öcalan ilgili açıklamaları gerekçe gösterilerek tutuklanmasının ardından ‘Boyun eğmeyeceğim’ mesajı iletti

Tele 1 Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ,  PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit ilişkin yaptığı açıklamaları gerekçe gösterilerek tutuklanmasının ardından yazarı olduğu BirGün gazetesi aracılığıyla Silivri Cezaevi’nden mesajını iletti. Yanardağ, tutuklanma sürecinin hukuki değil siyasi bir süreç olduğunu vurgulayarak, “Bu anlayışa asla boyun eğmeyeceğim” dedi.

Yanardağ BirGün gazetesi aracılığıyla şu mektubu yazdı:

“Gözaltı ve tutuklanma sürecimde dayanışma gösteren herkese çok teşekkür ediyorum. Gösterilen dayanışma birleşerek birlikte kazanacağımızı bize bir kez daha göstermiştir. Demokrasi, özgürlük, hukuk mücadelesi toplumsallaşarak kazanılır. Tabi, TELE1’e, Merdan Yanardağ’a saldırmalarının özel nedenleri var. Anti demokratik, adil olmayan bir seçimle, çok küçük bir farkla seçimi kazanan, son derece zayıf dengeye dayanan bir iktidar var. Bu nedenle korku yaymaya ihtiyaçları var. Yurttaşların susması, ses çıkarmaması için örnek oluşturmaya çalışıyorlar. Anlaşılan, bağımsız Tele 1’in toplum üzerindeki etkisi, Merdan Yanardağ’ın gazetecilik tavrı iktidarı rahatsız etti. Bu nedenle beni hedef seçtiler. Yapılan, seçim döneminde kullanılan montaj video siyasetinin devamıdır. Tutuklanma sürecimin hukuki bir süreç olmadığını, siyasi bir süreç olduğunu düşünüyorum. Bunu da kısa sürede göreceğiz. Bu anlayışa asla boyun eğmeyeceğim. Türkiye’nin tüm demokrasi güçlerine ve topluma, TELE1 ve TELE1 yayıncılığı ile dayanışma içerisinde olma çağrısı yapıyorum.

AKP iktidarının sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kriz, zorla alınan seçimin sonuçları ve bir dizi başka nedenle baskıcı yöntemler uygulamayı deneyecek bir iktidar var karşımızda. Bu nedenlerle, aynı zamanda hareket alanlarını genişletmek isteyeceklerdir. Yeni bir “açılım” geliştirebilirler.

Ben de yaptığım programda bu durumu değerlendirdim. “Tecrit” ve benzeri ifadeler AKP’nin hazırlandığı işareti verilen “açılım” siyasetinin değerlendirilmesidir, tartışılmasıdır. Bir bakıma, deyim uygunsa “suçüstü” yakalanmayı hazmedemedikleri anlaşılıyor.

Ben bu değerlendirmeleri yaparken kimseyi övmek, yermek değil, bir öngörü üzerinden değerlendirme yapıyorum. Kaldı ki “tecrit” dahil, bu kavramların tamamı gündelik siyasette, hukuki tartışmalarda kullanılıyor. Bunda bütün sorun Öcalan üzerinden siyaset yapmaktır. Bunu yapan da iktidardır. Ben bunu açığa çıkarmak istedim. Çünkü Öcalan ile ne görüşüldüğünü, varsa, ne kararlaştırıldığını kamuoyu bilmiyor.

Dünya kritik bir dönemden geçiyor. Ukrayna savaşı bir doğu batı savaşına evrilmiş durumda. Doğuda yükselen Çin ve Avrasya güçleri batıyı ürkütüyor. Tüm bu coğrafyanın merkezinde de Türkiye yön duygusunu kaybetmiş, geleceği belirsizliklerle dolu, demokrasiden uzaklaşmış bir ülke olarak duruyor. Mevcut iktidarın Türkiye’yi hem içeride yaşanan ekonomik kriz, sosyal ve siyasi krizden hem de dünyada yeni şekillenecek düzenin yol açtığı karmaşadan çıkarabileceğini düşünmüyorum. Durum böyle olunca, AKP bağımsız medyayı susturarak daha önce yaptığı gibi sahte bir başarı ve yükselme öyküsü yazmak istiyor. Çünkü topluma anlatacakları bir şey kalmadı. Bana yönelik hiçbir hukuki ve demokratik nitelik taşımayan ve hoyratça yapılan siyaset güdümlü saldırının amacı da budur.

Ben her şeye karşın dayanışma ile engelleri aşacağımızı düşünüyorum. Destek olan, dayanışma gösteren herkesi sevgi ile selamlıyorum. Bir şeyin bilinmesini istiyorum. Haksızlıklara hiçbir zaman boyun eğmeyeceğim!”

İSTANBUL

#Merdan #Yanardağdan #Boyun #eğmeyeceğim #mesajı

Demir: Dayanışma içinde olursak tecridi kaldırabiliriz

MA TUHAY-DER Eşbaşkanı Dilek Sömez Demir, ’Dayanışma içinde olursak hem cezaevlerindeki hem de Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi kaldırabiliriz’ dedi

Cezaevlerinde tutukluların yaşadıkları hak ihlalleri sürüyor. Cezaevi İdare ve Gözlem Kuruluları tarafından tutukluların infazları yakılırken, tecrit, sağlığa erişim, işkence ve kötü muamele, çıplak arama gibi ihlallere her gün yenisi ekleniyor. Marmara Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma Derneği (MA TUHAY-DER) Eşbaşkanı Dilek Sönmez Demir, cezaevlerinde yaşanan ihlallerini Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.

Demir, mutlak tecrit altındaki PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın durumuna işaret ederek, söz konusu tecridin bütün cezaevlerine yansıdığını ifade etti. Tecridin “sistematik bir işkenceye” dönüştüğünün altını çizen Demir, “Bu iktidarın cezaevlerinde yarattığı koşullar çok ağır. Tutuklular aileleri ile görüşemiyor. Görüşseler bile görüşme haklarının çok kısıtlı olduğunu biliyoruz. Sosyal aktiviteleri her şekilde engelleniyor” dedi.

 Baskılar arttı

Marmara Bölgesi’ndeki cezaevlerinde 300’den fazla hasta tutuklunun olduğunu aktaran Demir, “cezaevinde kalamaz” raporlarına rağmen birçoğunun tahliye edilmediğini söyledi. Demir, seçimlerden sonra cezaevlerinde baskıların arttığına işaret ederek, sadece Marmara Bölgesi’ndeki cezaevlerinde 60’a yakın tutuklunun infazının yakıldığı bilgisini paylaştı.

‘Tecriti el ele verip yıkalım’

Cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin temelinde İmralı tecridinin olduğunu belirten Demir, şunları söyledi: “Cezaevlerinde uygulanan tecrit, toplumun üzerinde de uygulanıyor. Bu aileler her zaman bu ihlalleri dile getireceğiz. Ayrıca sivil toplum ve hak örgütleri bu durumu her zaman gündeme getirecektir. Biz, cezaevi ile toplum arasındaki köprüyü her zaman sağlayacağız. Bütünlüklü bir dayanışma içerisinde olmalıyız. Bu dayanışma içinde olursak hem cezaevlerindeki tecridi kırmış olacağız, hem de Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecridi ortadan kaldırmış olacağız. Gelin hep birlikte bu tecridi el ele verip yıkalım.”

İSTANBUL

#Demir #Dayanışma #içinde #olursak #tecridi #kaldırabiliriz

‘Koçer geleneğini sürdürmek istiyoruz’

Koçerler havaların ısınmasıyla yaylara çıkmaya başladı. Mûş’un serin yaylalarına ulaşan Koçer Atife Tuğhan, ‘Bu bir gelenek ve bunu sürdürmek istiyoruz’ dedi

Kış aylarını Şirnex, Riha ve Mêrdîn’in ilçelerinde hayvanlarını beslemekle geçiren koçerler, havaların ısınmasıyla birlikte serin yaylalara çıkmaya başladı. Koçerlerden bazıları, hayvanlarını Mûş’ta 1993 yılında yakılan Qerehemze köyü kırsalındaki yaylaya getirdi. Koçerler, burada 3-4 ay gibi bir süre kaldıktan sonra yeniden sıcak il ve ilçelere geri dönecek. Mûş’un serin yaylarına çıkan ve yemek yapımından peynir yapımına ve süt sağımına kadar her işi ortak yapan 20 kişilik Tuğhan ailesi de koçer geleneği sürdüren ailelerden biri.

‘Yaşamları sürekli hareket halinde geçti’

Doğduğundan bu yana koçer yaşamı sürdüğünü aktaran Atife Tuğhan, yaşamlarının sürekli hareket halinde geçtiğini ifade etti. Tuğhan, “Mal mülkümüz, evimiz barkımız yok. Bir köyümüz ve arazimiz yok. İnsanların yaylalarını kiralıyoruz, sonra çadırlarımızı kurup geçinip gidiyoruz. Her yaylada ortalama 4-5 ay kalıyoruz. Biz ve çocuklarımız ölene kadar da yaşamımız böyle sürdürmeye devam edeceğiz. Çocuklarımızı ne okula gönderiyoruz ne de başka yerlere. Sürekli yanımızdalar. Bazen çok zorluk çekiyoruz; özellikle çadırda olduğumuzda yağmur yağdığında perişan oluyoruz. Bu zorluklardan dolayı bazen koçer olmaktan vazgeçiyoruz ama sonra bu işi yapmadan da duramıyoruz. Tüm zorluklara rağmen vazgeçemiyoruz” dedi.

 ‘Tek mal varlıklarımız koyunlarımız’

Gelirleriyle ancak geçimlerini sağlayabildiklerini aktaran Tuğhan, 3 çobanları olduğunu ve ayda kişi başına 25 bin TL verdiklerini ifade etti. Tuğhan, çobanları 6 ay için tuttuklarını ve yemeklerinden kalacak yerlerine kadar her türlü ihtiyaçlarını kendilerinin karşıladığını söyledi. Tuğhan, “Tek mal varlığımız koyunlarımız. Yani bize bu yaşam içerisinde kalan tek şey kimseye muhtaç olmamak. Erkekler koyunları sağıyor, süt ve peynir işini de biz kadınlar yapıyoruz. Ama arada yine erkekler bize yardım ediyor” diye konuştu.

Elde ettikleri ürünleri Sêrt’te bir mandıracıya sattıklarının kaydeden Tuğhan, “Peynirimizin kilosunu 75 TL’den satıyoruz. Kar ettiğimiz söylenemez ama ekmeğimiz çıkıyor. Bir karı ya da rahat bir yanı yok ama bu bizim mesleğimiz olmuş. Dedelerimiz, büyük annelerimizden beri böyleyiz. Bu mesleği sürdürmek boynumuzun borcu. Bu bir gelenek ve bunu sürdürmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

 Haber: Ruken Polat / MA

 

#Koçer #geleneğini #sürdürmek #istiyoruz

Şirnex köylerine girişler halka yasak, maden aramasına serbest

 Şırnex’te üst üste gelen yasaklara tepki gösteren ve  Nêvava köyüne girişleri engellenen yurttaşlar, ‘Maden aramasına serbest, bize yasak’ diyerek yasağın kalkmasını istediler

Devlet baskılarının en yoğun olduğu 1990’lı yıllarda koruculuk dayatmasıyla yakılarak boşaltılan Şirnex’in (Şırnak) köyleri, “özel güvenlik bölgesi” ilan edilerek halkın giriş çıkışlarına yasaklanıyor. Koruculuk dayatmalarını reddeden halk, zorunlu göçe karşı kent merkezinde yaşamaya başladı. 30 yıl geçmesine rağmen devletin “güvenlik” adı altında köylerin çevresinde ablukası ve köylülere dönük baskıları sürüyor. Cudî Dağı’nın eteklerinde bulunan Nêvava köyünden 30 yıl önce zorunlu göçe tabi tutulan halk, valilik izni olmadan köylerine giremiyor. “Özel güvenlik bölgesi” olduğu gerekçesiyle köylülerin girişine yasaklanan köyde, maden araması serbest. Valilik izniyle belirli saatler içerisinde köye gidebilen yurttaşlar ise Genel Bilgi Taraması (GBT) ve birçok aramadan geçiriliyor.

Daha önce yine Cudî Dağı’nın eteklerinde bulunan Gundikremo köyünde de maden araması sonrası birçok bölge kamulaştırıldı. Mezopotamya Ajansı’ndan Zeynep Durgut’a konuşan Köylüler, maden aramasının yapıldığı Nêvava köyünün de kamulaştırılması endişesi yaşıyor.

‘Köyümüze gitmek istiyoruz’

Yıllardır köylerine girişlerinin engellendiğini ifade eden Nuriye Bilir, köyde bağ ve bahçeleri olmasına rağmen valilik izni olmadan gidemediklerini söyledi. 20 yıldır benzer uygulamaya maruz kaldıklarını dile getiren Bilir, “Bu zulmün son bulması gerekiyor. Bizi köyümüzden ettiler. Köydeki hayatımız güzeldi. Hayvanımız vardı, tarlamız, bağ bahçemiz vardı. Biz bu devletten bir şey almıyorduk, bu devlete muhtaç değildik. Her bir şeyimiz vardı. Tekrar köyümüze gitmek istiyoruz” dedi.

‘Madene, koruculara ve ağalara serbest’

Köylerinde maden arama çalışmalarının yürütüldüğünü aktaran söyleyen Bilir, “Köyümüz kömüre ve maden aramasına serbest. Onlara hiç bir şey demiyorlar. Koruculara ve ağalara da serbest. Ama bize yasak. Bizim de hakkımız var. Orası bizim topraklarımız. 3 yıldır köyü kamulaştıracaklarını söylüyorlar. Belli değil ama bizim köyde Gundikremo gibi kamulaştırılabilirler. Biz köyümüzü istiyoruz. Bu zulmü yaptıkları yeter” diyerek tepki gösterdi.

‘3 yıldır köye gidemiyorum’

27 yıl önce yakılan köylerine gidişlerin işkenceye dönüştüğünü belirten Hanım Gören, “Biz koruculuğu kabul etmedik ve köyden çıkmak zorunda kaldık. Çıkarken de hiç bir şey almadan çıktık. Ben tam 3 yıldır köye gidemiyorum. İzin vermeden köye gidemiyoruz. Bizim köyde bir sürü bağ ve bahçemiz var ama yasaklı. Kaç kez gitmek istedik ama izin verilmiyor. Köyümüz serbest olsaydı, burada kalmazdık. Köyümüz güzeldi. Onlara serbest, bize yasak. Bu da zulüm değilse nedir?” diye sordu.

‘Tehditlere maruz kalıyoruz’

1993 yılında boşaltılan köylerine izinle girebildiklerini aktaran Murat Oktar, bu uygulamaların son bulmasını istedi. Oktar, izin aldıktan sonra “Bize durduğunuz noktayı bile söyleyeceksiniz” tehditlerine maruz kaldıklarını söyleyerek, köyde de belirli bir saat içerisinde kalabildiklerini kaydetti. Oktar, “Köy maden aramasına açık. Onlar ne zaman isterse giriyorlar, ne zaman isterseler çıkıyorlar” dedi.

ŞIRNEX

 

#Şirnex #köylerine #girişler #halka #yasak #maden #aramasına #serbest

Halka hukukla gitmek…

Başta hasta tutuklular olmak üzere tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Kavala, Demirtaş ve Yüksekdağ hakkında verdiği kararların uygulanması bir mihenk taşı olacaktır. Bu süreçlerin etkin bir takip edeni yoksa Bakanlar Komitesi o zaman yalnızca karar almakla yetinir ve uygulayıcı olmaz

Av. Erdal Doğan

Bilinler bilir, unutanlar veya bilmeyenler için ise tekrar hatırlatmak gerekirse: Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi büyükelçiler seviyesinde geçtiğimiz 5-7 Haziran’da AİHM hükümlerine üye ülkelerin uymasını denetlemek adına tekrar toplantılar yapmış ve kararlar almıştı. Aldığı bu kararlar konusunda yaptığı açıklamada da; Osman Kavala’nın eylül ayına kadar serbest bırakılmaması halinde Türkiye için üyelikten ihraç da dahil olmak üzere bütün seçenekleri gözden geçireceğini, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Şenoğlu içinse Kavala’da olduğu gibi ihraç süreci başlatabileceği uyarısında bulunmuşlardı.

Daha önce Kavala ile ilgili “ihlal süreci” başlatan ve AİHM’den aldığı ihlal sürecinin devamıyla ilgili mütalaanın ardından Osman Kavala’nın serbest bırakılması için Türkiye’ye uyarılarını yineleyen Bakanlar Komitesi son kararında, Ankara’ya yönelik ihtarını biraz sertleştirmişti.

Avrupa Konseyi Sekreteryası’na Kavala kararına uyulmaması konusunda Türkiye’ye karşı alınacak önlemlerle ilgili seçenekler konusunda ise 12 Temmuz’daki toplantıya kadar hazırlık yapılacağı belirtilen açıklamada, eğer eylül ayına kadar Kavala’nın serbest bırakılmaması halinde bu önerilerin masaya yatırılacağı da aktarılmıştı.

Kararda, aynı zamanda Avrupa Konseyi organlarından ve üye ülkelerden Kavala’nın serbest bırakılması için Türkiye nezdinde temaslarını sürdürmeleri de istenmişti.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Şenoğlu ile ilgili de daha önce Kavala’da olduğu gibi eski HDP Eş Başkanlarının davasında da Türkiye aleyhine “ihlal süreci” başlatılabileceği uyarısında bulunmuş ve yine eylül ayındaki toplantıda bu iki eski eşbaşkanın serbest bırakılmaması halinde Türkiye aleyhine alınacak önlemlerin gözden geçirileceği vurgulanmıştı.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin Demirtaş ile ilgili hükmünün  gecikmesinden de “derin üzüntü duyulduğu”nun altı çizilmişti.

Bu açıklamalardan yaklaşık bir ay geçmek üzere fakat Yeşil Sol Parti, HDP, DBP yöneticilerinin bu konuda ne Ankara’da ne Strasbourg’da ne de Brüksel’de bu kararlara bir an önce uyulmasına dair ciddi bir faaliyet yürütülmediği ne yazık ki görülmekte. Halbuki konu çok can alıcıdır.

Ülke hapishane oldu

Halktan kopmuş, seçim öncesi ve sürecinde çok ciddi hatalar yapmış parti ve ittifak bileşenlerinin yapılan yanlışlardan dersler çıkarılacağına, halka yöneleceğine dair söylemlerin* pratik samimiyeti bekleniyorsa da yukarıdaki bu kararlarının uygulanması için çok daha acil hukuki ve siyasi takibin aralıksız sürdürülmesi önem taşımaktadır. Nedeni de hukuksuzluk cehenneminde bu gecikmiş kararların hayata geçirilmesi, cezaevlerindeki ve cezaevi dışındaki bir büyük mahpushaneye çevrilen ülkede yaşayan halklar için de bir hukuki pencere açılmasına sebep olacaktır. Sonrasında daha güvenceli bir hukuka ulaşmak için tüm kapıları ardına kadar açmaya belki büyük bir manivela olacaktır. Ülke hapishaneleri tıka basa siyasi düşünceleri ve faaliyetleri nedeniyle dolu. Bu dolulukla dünyada belli bir siyasi düşünceden dolayı cezaevinde en çok mahpusu olan ülke konumundayız. Öyle ki mahpus sayısı bakımından tarihinin en yoğun dönemi yaşanmakta. Toplam kapasitesi 291 bin 592 kişi olan 400 hapishanede 1 Haziran 2023 itibariyle 357 bin 572 mahpus bulunuyor. Bu sayı; Bitlis, Rize, Amasya, Siirt, Bolu, Nevşehir, Yalova gibi 27 ilin her birinin ayrı ayrı nüfusundan çok daha fazla. Ayrıca bu haliyle Türkiye, cezaevlerinde en çok mahpus tutan ülke bakımından nüfusa oranla Avrupa’da Rusya’dan sonra 2., dünyada ise 6. sırada yer almaktadır. Türkiye’de her 238 kişiden birinin cezaevinde. Çözüm sürecinin yürütüldüğü 2014 yılında mahpus sayısı 158 bindi. Buna rağmen onlarca hapishane yapımı durmaksızın devam etmekte ve gelecek 2024 yılı sonu mahpus sayısını çok ciddi biçimde artırma hesapları yapılmaktadır.

Sürgün, infaz yakma, yasak…

Bu tabloya cezaevlerindeki sürgün, yasak, kötü muamele, disiplin cezaları ve hak gaspları gibi hak ihlâlleri yanında son halka olarak da koşullu salıverme şartları oluşmasına rağmen keyfi bahanelerle infazı yakılan siyasi mahpusların tahliyelerin önüne geçilmektedir. Tahliyeleri engelleme gerekçeleri arasında ise: “az sayıda kitap okuma, cezaevi imamıyla görüşmeme, pişman olduğunu beyan etmeme, içeride iken üniversite bitirmeme, kurum personeline kayıtsız kalma…” gibi bu absürt keyfi değerlendirmelerle tahliyelerin engellemesi ile işkenceye dönüşmüştür.

Mesela son zamanlarda kamuoyuna da yansıyan örneklerden Bolu Cezaevi ve Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan siyasi tutuklular, “Suyu tasarruflu kullanmamak”, “Manevi etkinliklere katılmamak”, “Kütüphaneden kitap almamak”, “halay çekme”, “elektrik faturasının yüksekliği”, “görüşte selamlaşma” ve “fazla kitap okuma” gibi gerekçelerle koşullu tahliye hakkı doğmasına rağmen tahliye edilmiyor.

Hasta mahpusların durumu ise cezaevlerinde en hayati konu. İHD’ye göre 604’ü ağır olmak üzere cezaevlerinde toplam 1605 hasta tutuklu ve hükümlü bulunmakta ve son 17 yılda ise 3 bin 500 hasta tutuklunun yaşamını yitirmiş olmasıdır. Sadece geçen sene cezaevlerinde 34’ü şüpheli, 39’u ise hasta tutuklu olmak üzere 73 kişi yaşamını yitirmiştir.

Davaların takibi

Hiçbir dönemde Kürt siyasi hareketinden kaç kişinin cezaevinde olduğu resmi olarak açıklanmış değil. Dönem dönem tahliyeler olsa da yeni tutuklamalarla bu rakamın her zaman 10 bin ile 15 bin arasında gidip geldiği belirtiliyor.

Cezaevleri; kendisi gibi düşünmeyenleri rehin tutma veya intikam alma aparatlarına dönüşmüş durumda.

Başta hasta tutuklular olmak üzere tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması için yukarıda Osman Kavala, Demirtaş ve Yüksekdağ hakkında verilen kararların uygulanması bir mihenk taşı olacaktır. Hukuka kapısını, penceresini kapatmış Türkiye’de mevcut rejimin tüm odalarına hukuku sokmak, yerleştirmek, bu kararların uygulanması için takibi bu yüzden önemlidir. Yoksa bu süreçlerin etkin bir takip edeni yoksa Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi o zaman yalnızca karar almakla yetinmekle kalır ve esaslı takipçisi, uygulamacısı olmaz. Mahpushanede siyasi rehin tutulan tüm mahpuslara ve ailelerine iyi bayramlar dilerim.

*Kısa bir not: Yeşil Sol Parti/HDP, DBP aylar geçmesine rağmen çok ciddi bir eleştiri mekanizmasından henüz geçmiş değil. O yüzden ‘kurullarımız değerlendirmesini yaptı ve eleştirileri kaydettik’ söylemi o yüzden pek muteber değil. Aynı şekilde bu söylemler arasında tekrar seçilmiş olup parti yöneticiliği koltuğuna yerleşenlerin kullandıkları dile, söylemlerine bakıldığında şu güne kadar yapılmış olan ne eleştirileri ne de halkı hiç anlamadıkları görülmektedir. Artık özünden kopmuş bir “özeleştiri” söylemine eşlik eden hep aynı şablon, üstenci akıl dayatan dil ve bu dile yine eşlik eden bir mağduriyet söylemi ardından da siyasi ajitasyon ve propagandalarla anlaşılıyor ki mevcut seçim yenilgisinden hiç mi hiç ders çıkarılmamış. En büyük metropollerin bile en yerelleştiği günümüzde yereli küçümseyen, parti meclisi kararlarını uygulamayarak, kendi merkezi oligarklarını kuran, çatı kurumlarını çalışmalara dahil etmeyen, ortaklaştırmayan, ben yaptım oldu ne de olsa hesabı sorulmaz, unutulur diyen aklın ve iradenin; halka ve kendisine karşı dara durması gerekirken statükocu dilden politikaya devam etmesi ülke halklarına ve inançlarına büyük bir ayıptır. O yüzden halka acilen hukukla gitmek lazımdır. Halkın yıllardır omuzladığı zulme karşı vicdani hukuku ile.

#Halka #hukukla #gitmek

Perihan Koca: Rant politikalarından vazgeçin

Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, Mersin Erdemli’de ormanlar, Mezitli’de ise kamusal diğer arazilerin imara ve ranta açılmasına tepki göstererek projenin iptal edilmesini istedi

Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Sözcüler Kurulu Üyesi ve Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, Mersin dahil 28 kentte TOKİ eliyle satışa çıkarılan kamusal alanların korunması gerektiğine dikkat çekerek projenin iptal edilmesi gerektiğini kaydetti. Sanal medya hesabından paylaşım yapan Koca, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı TOKİ Başkanlığı eliyle, 28 kentteki 503 arsanın 48 ay taksitle satışa çıkarıldığını duyurdu. 203 arsanın satışından en az 11 milyar 270 milyon TL gelir elde edileceği bilgisini paylaşan Koca, 28 kentte satışa çıkarılan alanların içinde ormanlar, arkeolojik sit alanları ve tarım arazilerinin bulunduğunu ifade etti.

Söz konusu kentlerden birinin de Mersin olduğunu belirten Koca, planlamaya göre Mersin Erdemli’de ormanlar, Mezitli’de ise kamusal diğer arazilerin imara ve ranta açıldığını vurguladı. “2 milyon 879 bin 106 metrekare gibi devasa bir peşkeş çekme planı bu. Satışa çıkarılan bu arazilerin imar planları ise elbette şaibeli” ifadelerini kullanan Koca, projenin derhal iptal edilmesi gerektiğini belirtti.

HABER MERKEZİ

#Perihan #Koca #Rant #politikalarından #vazgeçin

Orhan Doğan anıldı: Partinin güçlenmesi için mücadele veriyordu

Kürt siyasetçi Orhan Doğan’ın ölümünün 16’ncı yıldönümünde anıldı

Demokrasi Partisi (DEP) eski Milletvekili Orhan Doğan, ölümünün 16’ncı yıldönümünde Şirnex Cizre ilçesindeki Asri Mezarlığı’nda bulunan kabri başında anıldı. Anmaya Doğan’ın kızı ve Yeşil Sol Parti Şirnex Milletvekili Ayşegül Doğan, Newroz Uysal, Mehmet Zeki İrmez, Yeşil Sol Siirt Milletvekili Tuncer Bakırhan, HDP İl ve İlçe Örgütleri, Barış Anneleri Meclisi, MEBYA-DER, TJA ve çok sayıda kişi katıldı.

Okunan Fatiha’nın ardından HDP Cizîr İlçe Eşbaşkanı Mesut Nart konuştu. Nart, Doğan’ın verdiği barış mücadelesini yaşatacaklarını ifade etti.

O da kendisini halkın demokrasisi ve özgürlüğü için feda etti

Ardından  konuşan Yeşil Sol Milletvekili Tuncer Bakırhan, Doğan’ın verdiği mücadelenin anlam ve önemine dikkat çekerek “Bugün birlikte mücadele ettiğimiz Kürt halkının değeri entelektüel birikimi ile cezaevinde, dışarıda özgürlük, barış, adalet mücadelesi hiç yılmadan vazgeçmeden yürüten çok değerli yoldaşımız, arkadaşımız Orhan Doğan’ı anıyoruz.  Kendisiyle birlikte uzun süre çalışma fırsatı buldum. Kürt halkının yetiştirdiği çok nadir öncülerden biridir. İnanarak mücadele etti. Tek bir amacı vardı Cizre halkının, Şırnak halkının yoğun olarak yaşamış olduğu bu yoğun yoksulluğu, özgürlüksüzlüğü, kimliksizliği ortadan kaldırarak, adil demokratik eşit yurttaşlar olmamız için mücadele etti. Dün Şêx Saidlerin, Seyit Rızaların ve binler Kürt öncülerinin kendisini adadığı gibi o da kendisini bu halkın demokrasisi ve özgürlüğü için feda etti” diye konuştu.

Partinin güçlenmesi için mücadele veriyordu

Doğan’ın verdiği mücadele sayesinde Kürt ve Türkiye halklarında umudun yeniden yeşerdiğini söyleyen Bakırhan, “Mücadelesi bitmiyordu, sürekli üretiyordu. Bu devlet vahşetinin, zulmünün ve faşizmin nasıl ortadan kaldırılabileceğine hep kafa yoruyordu. Türkiye’nin demokratik adil eşit bir ülkede insanca yaşaması için, partimizin zeminini genişletmek için kafa yoruyordu. Hiç olmadığı kadar partinin güçlenmesi için mücadele veriyordu. Bu mücadele sayesinde partimiz Türkiye’de işçilere, yoksullara, Kürt halkının olduğu gibi Türkiye halklarına da umudu olmaya çalıştı, aramızdan erken ayrıldı. Onların sözü yerde kalmayacak. Onların sözü mücadele gerekçemizdir. Onlara verdiğimiz sözümüzü yerine getireceğiz. Bu baskılar son bulana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Onların anısı karşısında vereceğimiz en değerli, kıymetli söz budur, mücadelemiz devam edecekti” şeklinde konuştu.

Mücadelemiz sürecek

Doğan’ın kızı Ayşegül Doğan da, mücadeleyi büyütmeyi sözü vererek “Mücadeleyi buraya getiren bu kahramanlardır. Onların hayallerini gerçekleştirene kadar mücadelemiz sürecek. Onlar söz veriyoruz ki bu mücadeleyi sürdüreceğiz ve amacına ulaştıracağız” dedi.

Yapılan konuşmalar ardından dualar okundu. Anma programı mezara bırakılan karanfillerle son buldu.

Kaynak: MA

 

#Orhan #Doğan #anıldı #Partinin #güçlenmesi #için #mücadele #veriyordu