Atê

I.

Filmlere konu olan o sahne bizim için kurgu değildi. Köy okulundaki çocukların nöbet tutması, odun taşıması, sabahın en erken saatinde gelip sobaları yakması. Perdeye yansıdığında romantik ya da dramatik görünürdü, ama biz onu yaşarken öyle hissetmezdik. Sadece sıraydı. Ve o sıra eninde sonunda herkese gelirdi.

Benim ilk nöbetim ortaokul birinci sınıfa denk gelmişti. İki arkadaş erkenden yola çıktık, nöbetçi öğretmen okulun kapısını açmıştı. Sınıflara girdik, sobaların önünde durduk. Sonra birbirimize baktık. Kibrit yoktu. Çakmak da yoktu. İkimizde de.

Hemen karşıda öğretmenler odası vardı. Birisi ateş verebilirdi. Kapıyı çaldım. Nöbetçi okul müdürüydü; Malatya, Hekimhanlı Hamit Hoca. İçeri adım attım.

“Hocam,” dedim, “ateş getirmeyi unuttuk.”

O cümleyi bitirdiğimde hayatımın en sert tokatını yemiştim. Hoca’nın eli mi çok hızlı inmişti, ben mi hiç beklemiyordum, bilemiyorum. Ama o tokadı bugün hala hissedebiliyorum. Memleketin okullarında otorite böyle kurulurdu, fark ettirmeden ve fark ettirerek. Sınıf ile öğretmenler odası arasındaki o birkaç adımlık mesafe aslında çok uzundu.

Ağlaya ağlaya eve koştum.

II.

“Ne oldu?” diye sordu annem.

“Hamit Hoca beni dövdü” dedim.

O kadar. İki cümle. Annem yerinden fırladı ve okula doğru koşmaya başladı. Hızına yetişmem mümkün değildi, ben daha yoldayken o okula varmıştı bile.

“Benim çocuğumu nasıl döversin!” diye bağırıyordu. Okula vardığımda köylüler toplanmıştı. Okulun tüm pencereleri kırılmıştı, annem tarafından. Köylüler onu zor tutuyordu. Hamit Hoca dışarı çıktı, özür diledi.

Sonradan o sahneyi çok düşündüm. Köyde bir kadının okul müdürüne karşı sesini yükseltmesi, pencereleri kırması, geri adım atmaması, bunların her biri ayrı bir cesaret gerektiriyordu. O cesareti sevdim. Nereye gitsem, ne zaman zora düşsem, tepemde bir şahin gibi beni gözeten biri olduğu hissini taşıdım. Bunu bana veren annemdi.

Belki şahinlere olan ilgimin kökünde de bu his yatıyordur.

III.

Küçükken gerçek bir şahin sahibi olmuştum. Bizim Dündük’teki büyük tarlanın tam ortasında tek bir ağaç vardı ve o ağacın tepesinde şahin yuvası varmış. Çocukluk arkadaşım küçük Ali oradan iki yavru indirmişti, düştüler mi, aldı mı, tam bilinmez. Tarla bizim olduğu için bir yavru bana düştü.

O şahini beslemek için çok koşturdum, hiç durmadım. Şahinler et ister, et köyde kıymetlidir. Kuş, balık, ne bulursam peşine düşüyordum. Ama asıl mesele şahinle kurduğum o sessiz anlaşmaydı. Ben onu besleyecektim, o da bir gün uçacaktı. Birlikte bunu biliyorduk sanki. O bilgi aramızdaydı, söze dökülmemişti ama vardı.

Tam şahinin kanatlarının oturduğu, uçmaya hazırlandığı günlerde evde değildim. Döndüğümde şahin yoktu. Annem köye gelen bir seyyar satıcıya hediye etmişti. Payıma küçük Ali’nin uçan şahinine imrenerek bakmak düştü.

Bir daha alamadım onu.

O günden bu yana nerede bir şahin görsem iki şeyi birden görürüm. O yavruyu ve annemin yüksekten bakan gözlerini. Şahin görmek mutluluk verir bana, uğur sayarım, günün güzel geçeceğine yorarım. Şahini benden alan da, gözleriyle beni tepeden izleyen de aynı kişiydi çünkü.

IV. Atê

Anneme hangi dille konuşursam konuşayım, “Atê” derim. O bölgede herkes öyle der. Bu sözcükte ne şiir ne de bilinç vardır, sadece alışkanlık vardır. Atê, anne demektir. Çocuk ağzından çıkar, yaşlı ağzından çıkar, sevinerek de çıkar acıyla da, hep aynı biçimde, hep aynı ağırlıkta.

Ama bir gün o sadeliğin içine baktım ve gördüm ki alışkanlığın altında çok daha eski bir şey yatıyor.

“Ate”nin yaklaşık üç bin yıl öncesine, Kilikya bölgesinde tapınılan bir tanrıçanın adına dayandığı rivayet edilir. Kürtçe’nin Maraş, Malatya, Adıyman ve Orta Anadolu’ya göç ettirilirmiş Kürtlerin bölgelerinde yaşayan bu sözcük, dilin başka coğrafyalarındaki “daye” ve “yade” gibi karşılıklarından bu yüzden ayrı bir iz taşır. O izin kaynağı bir tapınak, bir inanç, bir çağrıdır. O tanrıçanın adı zamanla bölgeden bölgeye geçmiş, dönüşüme uğramış, kutsallığını yavaş yavaş boşaltmış, nihayetinde gündelik bir sözcüğe, herkesin ağzında dolaşan sıradan bir sese dönüşmüş.

Sözcük böyle yaşar. Önce tapınakta, sonra meydanda, sonra mutfakta. Kutsal olanın sönümlenme biçimi budur çoğu zaman, yok olmaz, sadece alışılır ona.

“Atê” dediğimizde, binlerce yıl önce Kilikya ovalarında ona yakarılan o tanrıçadan bugünün kadınına uzanan sessiz ve kırılgan bir sürekliliği de taşımış oluruz farkında olmadan. Adın kendisi bir arkeoloji katmanıdır, kazıdıkça derinleşir, derinleştikçe ağırlaşır. Ve en dibinde şunu bulursunuz. Bu coğrafyada tanrısallık hiçbir zaman uzakta, ulaşılmaz bir yerde tutulmamış. Direnen, doğuran, koruyan kadının üstüne bırakılmış. Tapınak yıkılmış, ad kalmış, kutsal yük ise hep aynı omuzlarda taşınmış.

Bu bir onur mudur, yoksa başka türlü bir zorunluluk mudur, bunu her nesil kendi içinde çözmek zorunda kalmış. Belki de ikisi birbirinden ayrılmaz.

O sözcüğü binlerce kez söyledim, hiç düşünmeden. Şimdi düşününce anlıyorum ki bilmeden çok şey taşımışım. Atê derim, ve hala aynı sözcük, hala aynı ses. Ama artık içinde ne olduğunu biliyorum.

V.

Doğduğumda beni annemden sakladıkları söylenir. “Çocuk oldu ama…” demişler, sesi alçaltmışlar. Altı parmaklı doğmuşum. Köy bunu yadırgamış, ben annemin kollarına girmeden önce başkalarının bakışlarına girip çıkmışım.

Anlatıya göre annem buna razı gelmemiş. Zorla odaya girmiş, beni kucağına almış. Bakmış. O, daha yeni doğum yapmış, köylülerin korku ve öfke dolu bakışları önünde, bir jilet ile o parmakları kesmiş ve sarmış.

Hatırlamam mümkün değil. Ama elimin o köşesine her baktığımda, her dokunduğumda içimden derin bir ürperti geçer. Sanki bedenin hafızası, zihnin unuttuklarını kendi dilinde saklar. Bedensel bir iz kalmamış olsa da o anın ağırlığı hep orada durur, parmaklarımın arkasında, görünmez ama hissedilir.

O parmağı kesen de annemdi, koruyan da. Birincisini zorunda kalmış, ikincisini hiç bırakmamış. Sevgi bazen korumak için önce yaralar.

VI.

Annem çocukluk arkadaşlarıyla köy meydanında oynarken çağırılmış. “Bu oyunları oynayamazsın. Sen artık nişanlısın.” Kaç yaşındaydı? On dörtte mi, daha küçük müydü? Tam bilinmez, ama oyunun ortasında kesildiği kesin. Oyun biter, sorumluluk başlar ve bu geçişin töreni bile yoktur. Kimse açıklamaz, kimse sormaz. Bir gün oyun oynarsın, ertesi gün nişanlısın.

Nişanlılık sürecinde babam felç geçirmiş, sağ tarafı tutmaz olmuş. Yine de evlilik bozulmamış. Neden diye sorulduğunda annem hep aynı şeyi anlatır. “Babama geldiler, kızı verme dediler. Babam da evli olsalardı ben gidip kızımı geri mi alacaktım demiş.” Öyle geçmiş.

Sonrasını da söyler. Ömürleri birbirleriyle didişerek ama kendi dilleriyle severek geçti, geçmiş. Dayatılmış bir hayatın içinde bile sevgiyi kendi dilinde yaşatabilmek, bu küçük bir şey değil.

Bu coğrafyada kadınlar erken büyür, erken sorumluluk alır, erken yalnız kalır. Ama yalnızlıkları içe kapanarak değil, dışa açılarak yaşarlar. Annem de öyleydi. Kırılma lüksü tanınmamıştı ona, yaslanacak yer olmayınca insan dik durmayı öğrenir istemeden.

VII.

Annemin ilk çocukları hayata tutunamamış. Büyük abime hamile kaldığında içini derin bir korku sarmış. Bu çocuk da gidecek mi?

İnançlı bir kadın. Bölgenin kutsal saydığı bir ocağa gitmiş. Ocaxe Mole Huski Dize. Ocakzade Hüseyin şunu söylemiş. “Bir oğlun doğacak. Ama tutunabilmesi için sen çıplak ayakla Dığır’dan Topallı’ya çıkan yoldaki yara tırmanacak ve oraya bir çivi çakacaksın. Çivi tutarsa çocuk tutunur.”

O yol taşlıydı, engebeliydi. Kışa yakın bir zamandı, toprak sertti. Annem çıplak ayakla tırmanmış. Her adımda taş, her adımda acı, ama o acıyı saymamış, saymak aklına gelmemiş bile. Yukarı çıkmış. Çiviyi çakmış. Tutmuş.

Çivi hala orada mıdır? Paslanmış, toprağa biraz daha gömülmüş, ama yerinden oynamamış mıdır? Bilmiyorum.

Elif Yıldız ve ailesi
Elif Yıldız ve Çocukları

Ve beş kardeşin en büyüğü Hüseyin doğmuş, ismi o ocağa atfen verilmiş. Arkasından ben, Sevim, İbrahim ve Derya gelmişiz. Beşimizi de o çivi gibi hayata tutturmuş annem. Yaşatmak için önce kendini o yola sürmüş. Bedeni araç, iradesi amaç. Bu onun bütün hayatının simgesidir bir bakıma. Önce sen acı çek, sonra çocuğun tutunur.

VIII.

Annem parmaklarımda iz bıraktı. Ben onun ayağında.

Kışın karın kar olduğu günlerin birinde, köy sobasının üstünde kar eritip oynuyordum. Kaynayan suyun içine biraz daha, biraz daha diyerek kar atıyordum. Çocuk aklının güzelliği budur, tehlikeyi oyun sanmak. Bir yerinde tencereyi devirmiştim. Kaynar su annemin ayağına aktı.

Günlerce acısını çekti. Kıpkırmızı bir yanık izi kaldı. Bir deri bir kemik o ayakta, o iz gitmedi. Nişanem olarak kaldı…

En büyük acısı bu muydu bilmiyorum, muhtemelen değil. Ama benim suçum olduğunu biliyorum. O iyileşinceye kadar küçük kardeşim Derya’ya baktığımı da biliyorum. Sanki ödemesi gereken bir bedel varmış gibi. Sanki bakım bir tür özür olabilirmiş gibi.

“Şükrüm beni hiç üzmedi” diyor annem hala. Bu cümleyi her duyduğumda içimde bir şey kıpırdıyor. Affı hak etmek için değil, sevginin ne olduğunu anlamak için tutuyorum onu.

Annem parmaklarımda iz bıraktı, ben onun ayağında. Belki en derin bağlar böyle kurulur. Karşılıklı yaralarla, karşılıklı izlerle. Ve yıllar geçtikten sonra o izlere bakıp birbirini tanımakla.

IX.

Bugün özledim seni, anne.

Bir iki cümle yazmadan geçemedim. Gelemiyorum, göremiyorum seni. Ama belki gelmediğim, görmediğim zamanlarda da hep seninle oldum, o tokattan bu yana içimde taşıdığım şahin hissiyle, o taşlı yolda çaktığın çiviyle, parmaklarımdaki ve ayağındaki izlerle.

Sen zaten doğduğum günden beri tepemde bir şahinsin. Seni seviyorum.

Şükrü Yıldız
Şükrü Yıldızhttps://sukruyildiz.de
Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi yazarıdır. Alevilik, demokrasi, laiklik ve toplumsal mücadele üzerine köşe yazıları kaleme almaktadır.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Aşk olsun Hüseyin gibi duranlara

Muharrem matemini geride bırakan Aleviler, aşure aşlarının pişirmeye, dağıtmaya başladılar. Alevi Kurumları Üst Koordinasyonu’nun çağrısına istinaden aşureler bu yıl Ankara’da katledilenlere adandı. Lokmalar onlarının...

Barışı, halkların direnişi getirecek…

Türkiye’nin acil barışa ihtiyacı var. İstisnasız tüm kesimler, sosyal ve siyasal çevreler akan kanın durması için çağrılar yapmaktadır. Herkes kendi penceresinden barışı ifade etmeye...

Büyük Savaş’tan önceki son çıkış; Abdullah Öcalan

Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu...