Ana Sayfa Blog Sayfa 29

Cehaleti Devlet Politikası Yapan Rejim ÖZGÜR DEMİR

21.yüzyılda Afganistan, Taliban yönetimi altında sadece geri bırakılmıyor; bilinçli olarak karartılıyor. Bu artık bir “kültür”, “gelenek” ya da “inanç yorumu” meselesi değil. Bu, cehaletin devlet politikası hâline getirilmesidir.
Taliban’ın kız çocuklarını ortaokuldan itibaren okuldan men etmesi, üniversiteleri kadınlara kapatması ve kadınları kamusal hayattan sistemli biçimde silmesi; açık bir siyasi tercihtir. Bu tercih, eğitimi değil itaatkâr cehaleti esas alır. Çünkü bilgi güçtür. Gücü paylaşmak istemeyen her otoriter yapı gibi Taliban da ilk önce eğitimi hedef almıştır — özellikle de kadınlarınkini.
Bugün Afganistan’da bir kız çocuğu defter taşıdığı için suçlu sayılıyor. Bir kalem, bir yönetim için tehdit olarak görülüyorsa, orada devlet yoktur; korku vardır. Taliban, dini referansları iktidarını mutlaklaştırmak için bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa bu uygulamalar ne dini temsil eder ne de ahlakı. İnancı baskının aparatı hâline getiren her rejim, sonunda inancı da kirletir.
Asıl utanç verici olan ise uluslararası sistemin bu tablo karşısındaki edilgenliğidir. “Endişe duyuyoruz” açıklamalarıyla geçen her gün, Afganistan’daki kız çocuklarının geleceğinden bir yıl daha çalıyor. Dünya sessiz kaldıkça Taliban yalnızca baskıyı artırıyor, yasakları kalıcılaştırıyor, karanlığı normalleştiriyor. Sessizlik, bu rejimin en büyük müttefikidir.
Afganistan’da yaşananlar bir iç mesele değildir. Eğitim hakkının cinsiyet üzerinden gasp edilmesi, evrensel insan haklarına karşı açık bir meydan okumadır. Bugün kız çocuklarının susturulmasına göz yumanlar, bu karanlığın sınır tanımayacağını görmek zorundadır. Coğrafya, kız çocukları için kader olmamalı. Eğitimden yoksun bırakılan her çocuk, yalnızca kendi geleceğini değil, bir ülkenin geleceğini de kaybeder.
Taliban yönetimi Afganistan’ı yönetmiyor; Afganistan’ın geleceğini rehin alıyor. Kız çocuklarını okuldan uzaklaştıran bir rejim ne meşrudur ne de sürdürülebilirdir. Tarih, cehaleti iktidar aracı yapanları affetmez.
Ve unutulmamalıdır: 21. yüzyılda, bir çocuğun defteri bile bu kadar tehlikeli olamaz. Coğrafya, kader olamaz.

Mehmet Yüksel Dede’yi Uğurlarken HÜSEYİN KELLECİ

Sevgili Mehmet Yüksel Dedem,

2012’nin ilk aylarında, Beylikdüzü’nde ve Avrupa’daki çalışmalarımızda tanıştık. Tanıştıktan sonra yoğun programlar arasında bir araya geldik. Birlikte cemler yürüttük, sohbetlerde buluştuk. O sohbetlerden ben çok şey öğrendim. Her sözün, insanın yüreğine dokunan bir iz bırakıyordu. Her bakışın, bin yıllık bir yolun tanıklığını taşıyordu.

Duruşunla, sözünle; seninle ilgili hep güzel şeyler var Dedem. Ocakzadelik üzerine söylediklerin çok kıymetliydi. Anlattıkların hep aklımda ve içimde kaldı. Ocaklarda yetişmenin sadece bir aidiyet değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu senden dinledim. O sorumluluğun; halka karşı, Hakk’a karşı, doğaya karşı, mazluma karşı olduğunu yaşayarak gösterdin.

Bizim soyumuza, göğümüze, yüreğimize süzülen sevgiyi kesintiye uğratmadan, sözünden Hakk’ın nefesini hiç eksiltmeden konuştun. Toprak Ana’yı incitmeden, yıldızlar kirlenmeden, aydınlık bir yolun mümkün olduğunu hatırlattın. Bu karanlık çağda bile umudu diri tutan, karanlığa karşı ışığı savunan bir yol erkanıydı anlattığın.

Anlatırken, ne kadar toplumda yerini bulduğunu hissettirdin. Babanı, Tacım Dedeyi anlatır gibi; ilgiyle, sevgiyle, bilgelikle anlattın. Sadece geçmişi aktarmadın; geçmişle bugünü buluşturdun, bugünden geleceğe bir köprü kurdun.

Araştırarak, okuyarak, sorgulayarak edindiğin bilgileri her zaman toplumla paylaştın. Bilgiyi saklamadın, bilginin üzerinde oturmadın, bilgiyi halkın sofrasına koydun.
Sinemilli Ocağı’nı temsil ederken onun pirini, erkânını, on iki payını hakkıyla anlattın. Tacım Dede’den Mehmet Yüksel Dede’ye uzanan yolun sadece bir soy değil, bir hizmet yolu olduğunu gösterdin. Bu yolun; rızalık, eşitlik, paylaşım ve adalet yolu olduğunu her fırsatta vurguladın.

Birlikte pirlik yaptık. Cem yürüttük. Posta oturdun ama postu hiç sahiplenmedin. Çünkü senin için post, makam değil hizmetti. Postu kutsallaştırmadın, hizmeti kutsadın. İnsanı merkeze alan bir inancın temsilcisi oldun.

Anlatırken duruşunla öğrettin Dedem. Sözünle iz bıraktın. Sessizliğin bile öğreticiydi. Susuşun bile bir dersti.

Sazınla, sözünle ve gazeteciliğinle yüreklere sevgiyi kazıdın. Özünden, sözünden hoşgörüyü hiç eksik etmedin. Hakikatin peşinden yürürken, kimseyi ötekileştirmedin. Mazlumdan, yoksuldan, dışlanandan yana saf tuttun.

Sevgili Dedem, Toprak Ana seni incitmesin, yıldızlar daim aydınlığın olsun. Sevdiklerinin gönlünde yaşayacaksın Dedem. Adın cemlerde, adın dualarda, adın dillerde yaşamaya devam edecek. Yolun yolumuzdur, sözün sözümüzdür. Işığın hiç sönmeyecek.

Alişan Tekin: Bu bina, inancımızın kalbi ve halkımızın evi!

DAKME Eşbaşkanı Alişan Tekin, Dortmund Alevi Kültür Merkezi’nin yalnızca bir bina değil, halkın evi ve inancın merkezi olduğunu vurguladı. Almanya’da inanç, kültür ve anadil eksenli önemli çalışmalar yürüten DAKME, 1993 yılında Sivas Katliamı sonrası kurulan bir dernek olarak dikkat çekiyor. Tekin, DAKME’nin kuruluş sürecinde üç kişinin, Ali Dağdeviren, Kal Fırat ve Hevalcan’ın tüzük çalışmalarını yaparak altyapıyı oluşturduğunu belirtti ve derneğin adının daha sonra Almanya’daki toplumsal koşullara uyum sağlamak amacıyla değiştirildiğini ifade etti.

Tekin, yıllar içinde eski dergâhın yetersiz kalması üzerine sekiz yıl önce mevcut binanın alındığını belirterek, bu sürecin halkın katkılarıyla gerçekleştiğini söyledi. DAKME’nin kapılarının herkese açık olduğunu vurgulayan Tekin, toplumsal dayanışma anlayışının önemini anlattı. Ayrıca, DAKME’de cemler, semah, bağlama ve anadil kursları gibi çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor. Tekin, anadil kaybı tehlikesine dikkat çekerek, genç nesillerin bu dili konuşabilmesi için çaba gösterdiklerini ifade etti.

Kuzey Ren-Vestfalya Kültür Bakanı Ina Brandes’in DAKME’yi ziyaret ettiğini de aktaran Tekin, bu görüşmede bakanın kurumun projelerine akademik destek verebileceğini belirttiğini söyledi. Dortmund’da yaklaşık 55 bin Alevinin yaşadığına dair veriler olduğunu, ancak derneğin sadece 400 üyesi bulunduğunu hatırlatan Tekin, üye sayısının artış göstermesine rağmen daha fazla katılım için meclis tipi bir örgütlenme modelinin tartışıldığını kaydetti.

DAKME’nin herkes için açık bir mekân olduğunu vurgulayan Tekin, sadece sağcı ve ırkçı anlayışlara kapalı olduklarını belirtti. DAKME, inancın, kültürün, anadilin ve toplumsal dayanışmanın yaşatıldığı bir merkez olarak çalışmalarına devam ediyor. Tekin, “Bu bina sadece dört duvar değil; geçmişimiz, bugünümüz ve geleceğimizdir” diyerek DAKME’nin önemini bir kez daha ifade etti.

Maraş Katliamı: Fırça ile anıların yeniden canlanması!

Ressam Cafer Tabak, Maraş Katliamı’yla yüzleşmek amacıyla yeni bir resim projesine başladı. Katliamın tanıklarının hala hayatta olduğuna dikkat çeken Tabak, “Bugün tanıklar varken bu mücadele verilmelidir. Ben de bu mücadele için bir zemin hazırlamaya çalışıyorum” dedi. 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybetti. Katliam süresince kolluk güçlerinin hiçbir müdahalede bulunmaması, Alevilere ait evlerin ve işyerlerinin yakılıp yağmalanması, bu olayın Alevi toplumu için kapanmayan bir yara haline gelmesine yol açtı.

Cafer Tabak, Maraş’ta doğup büyüyen ve katliamın mağdurlarından biri olarak, yaşananların unutulmaması adına uzun soluklu bir resim projesine imza atıyor. Askerlik yaptığı dönemde katliamdan kurtulduğunu belirten Tabak, döndüğünde karşılaştığı manzarayı “Her taraf duman, yıkıntı içerisindeydi. Sayısız insan yaralanmış ve öldürülmüştü” sözleriyle anlattı. Tabak, projesinin detaylarını ve katliamın nasıl resmedileceğini de açıkladı.

Üç yıllık hazırlık sürecinin ardından resimlerine başlamış olan Tabak, yalnızca Maraş Katliamı değil, diğer Alevi katliamlarını da resmetmeyi hedefliyor. Proje, katliamın tanıklarının anlattıkları üzerinden şekillenecek. Sergide, katliam anılarını yansıtan resimlerin yanı sıra, görsel ve işitsel öğeler de yer alacak. Bu bağlamda, katliamda yaşamını yitirenlerin hikayelerini anlatan videoların da sergi boyunca izleyicilere sunulması planlanıyor.

Tabak, Alevi kurumlarının projeye destek vermesinin önemine vurgu yaparak, “Resimleri satışa sunmadan, Alevi kurumları tarafından kullanılmasını istiyorum. Meseleyi gündeme taşımaları gerekiyor” dedi. 2028’de Maraş Katliamı’nın 50. yılında sergiyi açmayı hedefleyen Tabak, bu çalışmalarla toplumsal bir yüzleşme sağlamayı amaçlıyor. “Bugün hala katliamı yaşayan tanıklar var. Bu tanıklar varken bu mücadele verilmelidir” diyerek, sanat aracılığıyla hakikatlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmayı arzuladığını ifade etti.

Hızır: Bereket ve kurtuluşun Alevi inancındaki sembolü!

Mehmet Seyitalioğlu, Hızır’ın toplumsal dayanışma ve manevi değerlerle örülü bir kültürün sembolü olduğunu vurguladı. Alevi inancında kutsal kabul edilen Hızır ayının, kurtuluş ve bereketin simgesi olarak görüldüğünü belirtti. Seyitalioğlu, bu dönemde yapılan oruçlar ve cemlerin inanç ve ahlaki değerlerin bir ifadesi olduğuna dikkat çekti.

Hızır ayı, kışın zorlu günlerinin geride kaldığına inanılan bir süreçtir. Bu dönemde lokmalar paylaşılır, ziyaretler yapılır ve dilekler dilenir. Seyitalioğlu, Hızır’ın zor zamanlarda insanların kurtarıcısı olduğuna işaret ederek, “Hızır, yeşillik, bolluk ve bereketin sembolüdür. Dar günlerin kurtarıcısıdır” dedi. Ziyaretlerin, bu anlayışın bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Hızır ayının tarihi ve yapılan hazırlıklar hakkında bilgi veren Seyitalioğlu, “Hızır ayı, Rumi Takvime göre genellikle Ocak sonu ve Şubat ortalarına denk gelir. Ceme katılanlar, yanlarında lokmalarını getirir ve niyazlarını yapar. Katılımcılar arasında oruç tutma zorunluluğu yoktur; herkes kendi isteğiyle oruç tutar” diye belirtti.

Seyitalioğlu, Hızır’ın hayatın her alanında varlık gösterdiğini ve en çok harman zamanı ortaya çıktığını vurguladı. Hızır’ın toplumsal bir değer taşıdığını ifade eden Seyitalioğlu, “Birbirimizin Hızırı olmalıyız. Rojava’daki zorluklara karşı duyarlılık göstererek, oradaki insanlar için dua etmek ve yardım göndermek Hızır kültürünün bir parçasıdır” şeklinde konuştu.

FEDA’dan Pir Mehmet Yüksel İçin Başsağlığı: “Hakikat Yolunun Onurlu Eriydi”

Alevi inancının kadim yolunu, eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesiyle birlikte yaşayan Sinemilli Ocağı pirlerinden Pir Mehmet Yüksel, tedavi gördüğü İngiltere’nin Sheffield kentinde 26 Ocak 2026 tarihinde Hakk’a yürüdü. Pir Mehmet Yüksel’in Hakk’a yürümesi, Alevi halkı ve demokrasi güçleri açısından derin bir kayıp olarak değerlendirildi.

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), yayımladığı yazılı açıklamayla Pir Mehmet Yüksel’i “yalnızca bir inanç önderi değil, mazlumdan yana saf tutan bir hakikat savunucusu” olarak tanımladı. Açıklamada, Pir Mehmet Yüksel’in yaşamı boyunca devletçi inkâra, asimilasyona ve sömürü düzenine karşı onurlu bir duruş sergilediği, Aleviliği folklora indirgemeye çalışan anlayışlara karşı ise Aleviliğin bir direniş ve özgürlük öğretisi olduğunu savunduğu vurgulandı.

1966 yılında Elbistan’ın Kantarma köyünde dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel’in, bedel ödemiş bir mücadelenin içinden geldiği hatırlatılan açıklamada; gazetecilik eğitimi aldığı, Zülfikar Dergisi’nde, İMC TV ve TV10’da yürüttüğü çalışmalarla Alevi inancını, halkların eşitliğini, kadın özgürlüğünü ve toplumsal adaleti ekranlara taşıdığı ifade edildi. Ayrıca Britanya Alevi Federasyonu İnanç Kurulu’nda görev alarak, Aleviliğin diasporada örgütlü ve güçlü biçimde var olması için emek verdiği belirtildi.

FEDA, Pir Mehmet Yüksel’in naaşının doğduğu topraklar olan Elbistan Kantarma köyünde, annesi Hatice Yüksel’in yanında sır edileceğini duyurdu.

Açıklama, “Devrin daim olsun. Yolun açık olsun. Menzilin pak olsun. Sinemilli Ocağı yoldaşın olsun. Mekânın gönüller olsun.” sözleriyle son buldu.

Pir Mehmet Yüksel’e Niyaz KEMAL DEMİR

Biz Pir Mehmet Yüksel ile tanıştığımızda ben henüz 19 yaşındaydım. O gün başlayan yol arkadaşlığımız, zamanla yalnızca bir tanışıklığın ötesine geçti. Birlikte yürüdüğümüz yol, birlikte paylaştığımız sır, birlikte taşıdığımız hakikat oldu. Onun aktarımlarıyla, Sinemili Ocağı’nı tanıdım, öğrendim, özüme daha derinden bağlandım. Pir Mehmet, bilgiyi sadece anlatan değil; bilgiyi yaşayan, yaşatmaya çalışan bir yol ereniydi.

Mehmet Dede ile benim için en anlamlı anılardan biri, o zamanlar belki tam olarak kıymetini idrak edemesem de, büyük Pir Mehmet Yüksel’i İstanbul’da yaşadığı evinde kamera ile kayıt altına aldığımız çalışmaydı. Kendi yazdığı metinleri, Kızılbaş yol erkanında okunan deyişleri benim kameramdan kayıt altına almak, bugün dönüp baktığımda ne kadar büyük ve kıymetli bir hizmetin parçası olduğumuzu daha iyi anlamamı sağlıyor. O kayıtlar sadece görüntü değil; bir yolun, bir inancın, bir hafızanın geleceğe bırakılmış emanetidir.

Pir Mehmet Yüksel, mütevazılığıyla, duruşuyla, sözüyle ve özüyle örnek bir insandı. Onunla birlikte yürümek, üretmek, hizmet etmek insana güç verirdi. Hizmet için her yere gitmeye hazırdı; yoluna sadık, ikrarına bağlıydı. Attığı her adımda tek hesabı vardı: Hakk’a ve halka hizmet.

İngiltere’de talipleriyle yol yürürken, ne yazık ki Hakk’a yürüdü. Sinemili Ocağı için, yol için, talipleri için yapacağı daha çok hizmet varken aramızdan ayrıldı. Bu, hepimizin yüreğinde derin bir eksiklik olarak kaldı. Ama biliyoruz ki, hak için yapılan hiçbir hizmet kaybolmaz; hepsi Hakk katına yazılır.

Pir Mehmet Yüksel’e verdiği tüm emekler, tuttuğu tüm oruçlar, yürüdüğü tüm yollar için niyazım şudur:
Hizmetlerin Hakk katına yazıla.
Işıklar içinde uyu Pir’im.

Yol arkadaşın, taleben…

Bir Çınarın Gölgesinde: Pir Mehmet Yüksel Dede’ye Dair İSMAİL YILDIRIM

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları yerlere yalnızca ayak basmazlar, orada hafıza bırakırlar.

Sözleriyle değil yalnızca, susuşlarıyla da öğretirler. Pir Mehmet Yüksel Dede, işte böyle insanlardandı.

Kantarma’yı Kantarma yapan şey taşları, evleri ya da coğrafyası değildir. Orayı asıl anlamlı kılan, kuşaktan kuşağa aktarılan inanç hafızasıdır.

Bu hafızanın açığa çıkmasında, korunmasında ve bugüne taşınmasında Pir Mehmet Yüksel Dede’nin katkısı büyüktür.

O, bilgiyi bir iktidar alanı olarak görmeyen,bilgiyi rızalıkla paylaşan bir yol eriydi.

Anlatırken öğretmezdi,öğretirken ezmezdi.

Sinemilli Ocağı’nın asaletini ve derinliğini taşıyan bir bilgeydi.

Bu ocak, yüzyıllardır sadece inancı değil, direnmeyi, hakikati, sorgulamayı ve insanı merkeze alan bir yolu temsil eder.

Pir Mehmet Yüksel Dede de bu yolun yaşayan hafızalarından biriydi. Sinemilli Ocağı, Alevi yolunun en güçlü damarlarından biridir.

Bu damar, suskunlukla değil sözle, itaatle değil rızayla, korkuyla değil hakikatle akar.

Pir Mehmet Yüksel Dede, bu damarın günümüzdeki temsilcilerinden, belki de son çınarlarından biriydi.

Kökleri derinde, dalları geleceğe uzanan bir çınar… Bizim yollarımız aynı dönemlerde kesişmedi belki, ama aynı mekânlardan, aynı mücadele hattından geçtik.

IMC TV’de farklı zamanlarda, aynı hakikat arayışının parçası olduk.

Sonra TV10…

Uzun yıllar emek verdiğim TV10’da birlikte çalıştık.

O kanalın yalnızca bir televizyon değil, bir inanç ve hafıza mekânı olmasında Pir Mehmet Yüksel Dede’nin katkıları inkâr edilemez.

Ekrana çıkan her söz, sadece bir yayın değil, aynı zamanda yolun kamusal alanda var olma çabasıydı.

O, bu çabanın arka planında duran ama yükünü taşıyanlardandı. Gösterişi sevmedi. Öne çıkmayı değil, yolun doğru temsil edilmesini önemsedi

Uzaklardaydı… Elimizi her zaman uzatamadık. Yanında daha çok oturamadık, sesini daha fazla dinleyemedik. Bu uzaklık, bugün içimde buruk bir hüzün olarak duruyor.

Kantarma benim için yalnızca bir köy değildir.

Orası, inancın sınandığı, sözün tartıldığı, hakikatin çıplak hâliyle ortaya konduğu bir mekândır. Ve bu bağ, benim için bir anıyla daha da derinleşir.

TV10’da çalıştığım yıllarda, henüz genç, toy ve öğrenmeye aç bir çocuk sayılabilecek bir yaştaydım.

Bir çekim vesilesiyle Kantarma Köyü’ne gitmiştik. Ramazan ayıydı. Masada yine o bildik tartışma vardı: Alevilik İslam’ın içinde mi, dışında mı?

Biz küçükler, meclisi yandaki masadan sessizce izliyorduk.

Derken Büyük Mehmet Yüksel Dede — Pir Mehmet Yüksel Dede’nin amcası —

90 yaşını çoktan geçmiş olmasına rağmen kalktı. Bütün ağırlığıyla… Ve masada içilen demi işaret etti. “Dünyada,” dedi, “bir milyardan fazla Müslüman şu an oruç tutuyor.” Sonra o demi göstererek ekledi: “Ve biz burada içiyoruz. Şimdi siz söyleyin… Biz İslam’ın içinde miyiz, dışında mı?”

O an, tartışma bitmişti. Söz, yerini hakikate bırakmıştı. Ne savunma kalmıştı,ne suçlama… Sadece yol vardı. İşte Kantarma buydu. İşte bu ocak buydu. İşte Pir Mehmet Yüksel Dede’nin temsil ettiği çizgi tam da buradaydı. O, bilgeydi. Ama bilgelik taslamadı. Mütevazıydı ama duruşundan hiç ödün vermedi.

Ses tonu hâlâ kulaklarımda. Yumuşak ama sarsıcı… Sakin ama derin… Gülümsemesi hâlâ gözümün önünde. Bu satırları yazarken bile, o sesi ve o tebessümü hatırlıyorum.

Pir Mehmet Yüksel Dede Hakk’a yürüdü.

Ama ardında bir boşluk değil, yol bıraktı. Hafıza bıraktı. Söz bıraktı. Duruş bıraktı.

Sinemilli Ocağı’nın, Kantarma’nın ve bu yolun başı sağ olsun.

Bize düşen, o çınarın gölgesini unutmamak ve o gölgeyi geleceğe taşımaktır.

Yola Yazılmış Bir Ömür, Mehmet Yüksel ŞÜKRÜ YILDIZ

Bazı insanlar vardır, yaşadıkları sürece iz bırakırlar, gittiklerinde ise o izi daha da derinleştirirler. Mehmet Yüksel de onlardan biriydi. Ardında yalnızca anılar değil, bir duruşu, bir ahlakı, bir emeği ve bir yolu bıraktı.

İstanbul’da, İMC adında bir televizyon kuruluyordu. Biz de zaman zaman oraya uğruyor, yürüttükleri çalışmaları izliyor, neler yapabileceğimiz üzerine sohbet ediyorduk. Günlerden bir gün, oradaki arkadaşlardan biri “Burada sizden biri var” dedi. “Bizden biri” sözü, bizim için yalnızca bir kimliği değil, bir yola, bir inanca, bir duruşa işaret ediyordu.

Haber dairesine girdiğimizde Eyüp bizi Mehmet Yüksel’le tanıştırdı. Her zaman sorduğum soruyu sordum. “Nerelisiniz?” “Elbistan’ın Kantarma köyü” dedi. “Kantarma mı? O piro…” dedim. Gazeteciliği bitirdiğini, belli bir iş deneyiminden sonra buradaki arkadaşlarla anlaşabilirse çalışmak istediğini anlattı. İşte tanışmamız böyle başladı. Ve o tanışıklık, yıllar boyunca sürecek bir arkadaşlığa dönüştü.

“Haberleşelim” dedik. E-postalarımızı, telefonlarımızı paylaştık. Özellikle Kantarma üzerine ne yapabileceğimizi konuştuk. Yeni bir dergi çıkarmayı düşünüyorduk. Kendisine destek vermesini istedim. Ona yazdığım her e-postaya “piro” diye başlıyordum. O ise her seferinde büyük bir tevazu ile, “Piro deme, ben buna layık biri değilim. Böyle bir görev yürütmüyorum,” derdi. Ben yine de ona “piro” demeye devam ettim. Çünkü o, duruşuyla zaten piroydu.

Bir süre sonra sohbetlerimiz, buluşmalarımız, görüşmelerimiz derinleşti. Zülfikar Dergisi’ni yeniden çıkarmak istiyorduk. Ancak ben Avrupa’daydım. Türkiye’de bu işi sahiplenecek, sahibi olacak, yazı işleri sorumluluğunu üstlenecek arkadaşlara ihtiyaç vardı. Pek çok kişiyle görüştük. Fakat dönem ağırdı, tutuklamaların, gözaltıların, baskının yoğun olduğu bir dönemdi. İnsanlar doğal olarak çekiniyordu.

Bu görüşmelerin bazılarına Mehmet Yüksel’le birlikte gittik. Hep aynı sorular soruluyordu, “Yapabilir misiniz? Üstlenebilir misiniz?” Ama yanıtlar hep olumsuzdu.

Bir gün Galatasaray’dan Taksim’e doğru yürürken, her zamanki yumuşak üslubuyla “Bir şey soracağım. Bunca kişiyle görüştük. Sen bana neden bu teklifi hiç yapmıyorsun?” dedi. Şaşırdım. “Piro, onca insan reddetti. Sana sormaya cesaret edemedim bile.” Kelimeleri döküldü dilimden.

Hiç tereddüt etmeden, “Ben bu sorumluluğu üstleniyorum,” dedi.

Zülfikar Dergisi, yıllar sonra yeniden yayın hayatına başladı. Mehmet Yüksel’in omuz verdiği, yük aldığı, sahip çıktığı bir yeniden doğuştu bu.

Zülfikar daha önce de iki kez Türkiye’de kapatılmış, Avrupa’da ise 2000 yılına kadar yayınlarını sürdürmüştü. Sonra bir ara dönem yaşanmıştı. Mehmet Yüksel’in sahibi ve Yazı İşleri Sorumluluğunu, benim Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenmem ile birlikte dergi yeniden hayat buldu. Bu, yalnızca bir derginin dönüşü değildi. Aleviliğin, çoğrafyanın ve bizim bölgemizin, hafızamızın, kimliğimizin yeniden kendisiyle buluşmasıydı.

Mehmet Yüksel, TV10 sürecinde de yolumuza dahil oldu. Başlangıçtaki yokluk döneminde, küçücük bir odada sıkışmış yayınımızın parçası oldu. Bir dönem “Onsuz Olmaz” programını yürüttü. Muharrem aylarında programlar yaptı, özel yayınlar hazırladı. Bölgeye gittiğinde nitelikli, emek verilmiş programlara imza attı. Çok titizdi. Özenliydi. Düzenliydi. Beklentisi de bu yöndeydi, işlerin düzenli, özenli yürümesini isterdi.

TV10’dan önce de uzun bir yürüyüşümüz vardı. İstanbul’dan Sivas’a, Çorum’a, Diyarbakır’a, oradan Maraş’a, sonra tekrar Sivas üzerinden İstanbul’a uzanan bir yolculuk… O yolculukta da bizimleydi. Yayınlar yaptı, sunuculuk üstlendi, sorumluluk aldı. Yapılması gereken ne varsa yapıyordu.

Sivas’ta yaptığımız bir canlı yayını hiç unutmuyorum. Ortam gergindi. Ulusal ve uluslararası ajanslar özellikle de Kürt medyası yayınımızı kullanıyordu. Mehmet Yüksel Madımak Oteli önünden sunum yapıyordu. Polisin saldırısı oldu, gaz kullanıldı. İnsanlar nefes alamaz hale geldi. O, tüm zorluklara rağmen yayını sürdürmek istedi. Sunumu durdurmak zorunda kaldık. Ama ekiplerimiz alanı terk etmedi, yayın kesilmedi. Hamdi’nin deyimi ile gaz Diyarbakır’da kullanılanlara göre çok hafifti. Mitingi izleyen çoğu medya temsilcisi çil yavrsu gibi dağılırken biz, onların varlığı ile yayını sonuna kadar ayakta tutuk.

O, orada gazetecinin inancını ve cesaretini de temsil etmişti.

Mehmet Yüksel doğasını seviyordu, insanını seviyordu, köyünü seviyordu. O, köklü bir geleneğin evladıydı. Mehmet Mustafa Dede’nin oğluydu. Aynı zamanda Ali Yüksel’in kardeşiydi. Ali Yüksel, Kantarma’da Kürt siyasetine katılıp yaşamını yitiren ilk isimlerdendi.

Amcası Büyük Mehmet Yüksel, ona yol hizmeti için el vermişti. Onu kendi mirasçısı olarak görmüştü. Büyük Mehmet Yüksel’le tanışmamıza da vesile oldu. Onun sohbetlerinde bulunmak büyük bir onurdu.

“Geldiniz, geldiniz, bugünleride gördüm, çok şükür” diyen bilgeydi. Birçok deyişe, nefese kaynaklık etmişti. Arfi Sağ bir ziyaretmizde söylemişti, “ Bunların çok ekmeğini yedik” diye. Bizi Tacım Dede’nin, Mehmet Mustafa’nın Mehmet Yüksel’in, Abuzer Dede’nin,  İwo Geyik’in, İsmail Dede’nin, Aldede’nin …. hüremetine onure etmişti.

Geleni gideni çok olur Kantarma’nın. Sanatçısı, gazetecisi, araştırmacısı… Bizler gitmeden önceki dönemlere ait Büyük Mehmet Yüksel’le yapılan bir roportaj görmüştüm. Dede’ye sorulan yönlendirici soruya Dede “Biz Türküz” diye cevap vermişti.

Sordum “Dada te çima war got (Dede sen niye öyle dedin)”. “Em Tirk in? (Biz Türkmüyüz?)” Cevabı hep aklımda “Az la wara na bêjim, azi la wan ra dibêjim. Ji bo ku ser we tiştek neyê, azi la wan ra dibêjim. (Ben size mi diyorum, ben onlara öyle söylüyorum. Sizin başınıza bir şey gelmesin diye, onlara diyorum)” demişti. Bir daha demedi. Başımıza bir şey gelmesinden korkmasına artık gerek yoktu…

Küçük Mehmet Yüksel, Sinemilli ocağının geleneksel duruşuna layık bir hayata imza attı. Alevi toplumunun kültürel ve inançsal değerlerini temsil ederek yaşadı. Hizmet etmek istedi. Nerede görev verilirse, elinden geleni yapmaya çalıştı.

En son onunla birlikte İngiltere’de CanTv dayanışma etkinlikleri çerçevesindeki organizasyonlara katıldık. Ayrılırken gönlünden kopan bir lokmayı rızalık olarak vermişti. Yokluk ve zorluk içinde dayanışmayı eksik etmedi. Eğer bugün Alevi hareketi kendi sözünü biraz daha güçlü söyleyebiliyorsa, bunda Mehmet Yüksel gibi insanların büyük payı vardır. Kantarma’nın büyük emekleri vardır.

Hastalığı baş gösterdiğinde bir kaç kez görüştük. Gerçekliği kabullendiğimi sanmıyorum. O şimdi uzakta bir yerde deyişler söylemeye, muhabet etmeye devam ediyor.

Ama diyorlar ki, bugün aramızdan ayrıldı. Ana toprağına gidiyor. Annesinin, babasının, amcasının, kardeşlerinin yanına gidiyor.

Diyorlar, ayrılıklar acıdır. En acı tarafı da, bazen orada olamamaktır. Bir dostu yolcu edememektir.

Piro, menzile doğru yol almışsan,
Yolun açık olsun.
Menzilin pak olsun.
Sınemli Ocağı yoldaşın olsun.
Erenler, evliyalar yanında olsun.

Aşk olsun piro…
Aşk ile yürüdüğün yola,
Aşk ile kurduğun cümlelere aşk olsun  …

Dostça kal…

 

Sayın Cumhurbaşkanımıza Arzuhalimdir NECATİ ŞAHİN

Sayın Cumhurbaşkanım,
Sizlere;
hangi kelimelerin hakaret olduğu,
hangi kelimelerin hakaret olmadığına dair yazılı bir liste yayınlamanızı arz ediyorum.
Hangi kelimeler suçlu.
hangi kelimeler suçsuz,
bilelim…
Yazan, çizen, konuşan vatandaşların böyle bir listeye çok ihtiyacı var.
Emeklilik, asgari ücret, geçim, seçim…
Hikâye.
Asıl ihtiyacımız
böyle bir liste.
Gayet basit:
Şunlar Şunlar
hakarettir.
Suçtur.
Bunlar Bunlar
hakaret değildir.
Suç değildir.
Hani bizler de bilelim:
“Şunlar Şunları” yazmayız,
“Bunlar Bunları” yazarız.
Öyle net olsun ki;
Sayın Savcımız,
“Bunlar Bunlar derken aslında Şunlar Şunları kastediyorsun”
diyemeyecek netlikte bir liste lütfen.
Öyle net olsun ki;
Sayın Yargıcımız,
“Bunlar Bunlar ile aslında Şunlar Şunları niyet etmişsin”
diyemeyecek netlikte bir liste lütfen.
Bu arzuhali,
Sayın FATİH ALTAYLI’yı dinledikten sonra yazma gereği duydum.
Size hakaret ettiği suçlamasıyla yedi ay kadar cezaevinde kaldı. Tahliye oldu.
Sevindik, gerçekten.
Geçmiş olsun.
Fatih Altaylı gibi bir gazeteci bile, tahliye sonrası ilk yayınında,
“Sizlere hakaret suçu olur” kaygısıyla,
iki saat boyunca
“Cezaevi Salata Tarifleri” anlatmak zorunda kaldıysa;
aynı gün Gazeteci
SEDEF KABAŞ alındıysa
durum vahim.
Buna bir son verin.
Bir liste lütfen…
“Şunlar Şunları”
yazan, suç olduğunu bilir.
Valizini hazırlar.
Mapus damına…
“Bunlar Bunları”
yazan, suç olmadığını bilir.
Valizini hazırlar.
Bodrum tatiline…
Bir liste lütfen.
Doktor perhiz listesi gibi:
“Şunu yersen Şu olur.
Bunu yersen Bu olur.”
Saygıyla…
Necati Şahin