Ana Sayfa Blog Sayfa 424

Tahliye olacağı gün tekrar tutuklanan 30 yıllık tutuklu Manap: DGM’lerin bile dayandığı kendi hukuku vardı

Tahliye edileceği gün tekrar tutuklanan 30 yıllık tutsak Şadiye Manap, yaşadıklarını anlattı: 30 yıl zarfında binlerce hatta on binlerce kez anti-demokratik durumlara şahitlik ettim. Ama bu süreçteki keyiflilik düzeyi karşısında şaşkınım

Riha’da (Urfa) 1 Aralık 1992’de gözaltına alınan ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) yargılanan Şadiye Manap’a, “örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla müebbet hapis cezası verildi.

Tutuklandığında henüz 24 yaşında olan Manap, sırasıyla Riha, Midyad (Midyat) ve son olarak da Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde kaldı.

Cezaevinde kaldığı süreçte sayısız işkenceye uğrayan manap, 30 yıllık tutukluluğun ardından 1 Aralık 2022’de sabah saatlerinde tahliye işlemlerinin ardından henüz cezaevinden çıkmadan, daha önce hakkında yürütülen 2020 tarihli bir soruşturma gerekçesiyle Kocaeli Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı.

Açılan soruşturma kapsamında daha önce ifadesi alınan Manap, emniyette üç gün tutuldu.

Daha sonra Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “Örgüt kurmak ve yönetmek” iddiasıyla Manap hakkında hazırladığı iddianame, Kocaeli 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

10 Mayıs’ta Kocaeli 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada savcı, Manap’ın “Örgüt üyeliği” ile cezalandırılmasını talep etti.

10 yıldır görmediği valiz, yazmadığı mektuplar, şiir ve şarkılar ile ördüğü çantalardan dahi “suç” üretilen Manap’ın tutukluluk haline devam kararı verildi. 1 Haziran’da ise karar duruşması görülecek.

Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Manap, JINNEWS’ten Marta Sömek’in sorularını yanıtladı.

Manap ile yapılan şöyleşinin tamamı şöyle:

  • Öncelikle nerede doğdunuz ve kaç yaşındasınız? Ne zaman gözaltına alındığınız ve nerede tutuklandığınızı anlatabilir misiniz?

1968 Urfa Hilvan Barğaç (Xuşxuşik) köyü doğumluyum. Zemheri soğuğunun oldukça şiddetli olduğu bir gecede doğmuşum. Bizim oralarda bu yıla “Çok karlı yıl” derlerdi. Dolayısıyla yıl da, o yılın zemheri soğuğu da unutulmazdı. Devrimciler bu yıla “zamanın fazla mesai yaptığı yıl” derler. Dolayısıyla bu yılda doğduğum için kendimi şanslı görmüşümdür hep. Devrimci bir yıl! Tabii devletin verdiği kimliklerimizde çoğunlukla farklı tarihler yazılıdır. Benimkinde de 01.01.1966 yazar. Aslında bu durum komik ve ilginç bir rastlantıyı da ortaya çıkarıyor. 01.01 olan kimliklerimize göre ana rahmine düştüğümüz tarih, ortalama olarak Newroz’a denk düşüyor. Halk içinde “Allah söyletti” derler. Herhalde bu rastlantıyı da böyle tanımlayabiliriz.

Ruhumuzun derinlerinde bir yerin dile gelemediğini duyumsarız…

01 Aralık 1992 yılında Hilvan’da gözaltına alındım. Urfa’da gözaltında kaldım. Gözaltı süresi üç hafta kadar sürdü. Kendi kuşağıma, o yılların gözaltı sürelerine göre kısa kaldığım bile söylenebilir. Çünkü birçok insan bir ay, iki ay gözaltında kaldı. Hatta üç ay kalanlar vardı. Göreceli olarak kısa kaldığım gözaltı süresinde, göreceli de olsa işkence uygulamalarından muaf kaldığımı söyleyemem. Bu yılların hiçbir gözaltı süreci, hiçbir işkencesi gerçek anlamda anlatılabilir değildir. Sadece bir soruya yanıt verme kapsamıyla değil, anlaşıldığından emin olunamadığı için. Ne kadar ifade etmeye çalışırsak çalışalım, ruhumuzun derinlerinde bir yerin, içimizdeki onmaz sancının gerçekten anlaşılabilecek kadar dile gelemediğini duyumsarız. Tutuklanınca Urfa E Tipi Cezaevi’ne götürüldüm. Diyarbakır 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandım. İdam ve müebbet Ağır Cezayı kapsayan 125’inci maddeden ceza aldım. Bu yıllarda ülkemiz ne durumdaysa, bizler de o halleri yaşıyorduk. Mahkeme, hastane gidiş gelişlerimizin hiçbiri vukuatsız, darpsız, deyim yerindeyse “kansız” olmazdı. İnsan biraz da yaşadığı zamanın anlamları, ruh hali ve havasıyla şekilleniyor. Her canlı gibi insanın varlığına da yönelen tehlike ne kadar çıplaksa kendini savunma refleksi ve ihtiyacı da o düzeyde güçleniyor. O yıllardaki ruh halimiz kendimize, yaşama yaklaşımımız da biraz öyleydi.

Tutuklu olduğunuz süre boyunca sürgün edildiniz mi, bu süre zarfında neler yaşadınız?

1996-97’de Urfa Cezaevi’nde sayımız oldukça azaldı. Buna paralel olarak belki de asıl neden sürecin siyasal durumuydu. Çünkü Diyarbakır Cezaevi’nde on tutsak kanlı bir katliamda yaşamdan koparıldı, bizim çevremizdeki yaşam zemini daraltıldı. Baskılar yoğunlaştı. Nefes alamaz duruma geldik. Cezaevi tarihimizde ilk kez parayla sevk istedik. 1 Ekim 1997 yılında beş kişi topluca Midyat / Mardin Cezaevi’ne götürüldük. Bizden önce parayla sevke giden var mıydı, bilmiyorum. Biz on milyon liraya sevke gittik. Ama sevk için para vermek zorunda kalışımıza da çok şaşkındık. Midyat Cezaevi’nde uzun yıllar kaldım. Dışarıdan cezaevi duvarlarına bakan biri; kafes gibi, kutu gibi, labirent gibi hatta kapan gibi duran bu duvarlar arasında bunca anlamın, bunca acının, bunca anının nasıl biriktiğini anlamakta zorlanacaktır. Gerçekten de bir başka dünya. Anlamak için yaşama başka yerlerden ve anlamlardan bakmak gerekiyor.

Memleketimizi duyumsatan topraklardan çok uzaklara sürgün…

2012’nin Aralık ayında, Maya takvimine göre kıyamet gününde, on kişilik grup olarak Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ne sürgün olduk. Ama kıyamet kopmadı! Ya da bizim kıyametimiz oydu. Annem, “Evladım, her insan kendi acılarıyla kendi kıyametini yaşar” derdi. Tutsaklar için de sürgün olmak, çoğu zaman kıyameti andırır. Ayrılığın en zor olduğu yerlerden biridir tutsaklık. Çünkü her şey sizin dışınızda gelişir. Bu nedenle tahliyeye bile tahliye olan da, tahliyeciyi uğurlayan da acı acı ağlayabilirsiniz. Zira bilemezsiniz bir daha görüşebilecek misiniz, bir daha görmek mümkün olabilecek mi? Bilemezsiniz ve bunu belirlemek sizin elinizde değildir. Arkamızda yoldaşlarımızı gözyaşı içinde bırakarak, gözyaşlarımızla ayrıldık Midyat Cezaevi’nden. Büyüdüğümüz topraklardan, bize memleketimizi duyumsatan topraklardan çok uzaklara, hiç tanıyıp bilmediğimiz yerlere yollanmak, sürgünü daha da acı ve zorlu kılıyor. “Ne fark eder hepsi zindan, zaten dışarıyı görmüyorsun, dört duvar arasındasın” dememek gerekir. Yakın bir mahalleden veya köyden size doğru savrulan yufka ekmek kokusunu, kaynayan pekmezin kokusunu almak, çocukların kendi anadillerinde kavga ettiğini duymak; ellerimizde kelepçe de olsa, hastane, mahkeme koridorunda bir annenin gözlerindeki tanıdık şevkate muhatap olmak, size toprak kokusu kadar ülkeyi duyumsatır. Çatılardan uçan taklacı güvercinlerin sesi başka, martıların sesi başkadır. Güzellik bile başkadır. Ve tabii geride bıraktıklarınıza, yoldaşlara özlemimiz her şeye baskın gelir. Sürgün oluşumuzun ardından mektup yazan bir arkadaş: “Keşke Maya takviminin kehaneti gerçekleşip kıyamet kopsaydı da siz sürgün olmasaydınız” demişti. Özlem kıyamet kadar büyükse, sevgi de o kadardır diye düşünüyorum.

  • 30 yıllık tutsaklığınız ardından tam tahliye edileceğiniz gün gözaltına alındınız. Bu süreçte yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Gebze Cezaevi’nde on yıl kaldım. Soğuk bir Aralık şafağında gelmiştim Gebze Cezaevi’ne. Tahminen soğuk ama yarattığı umutlu anlamlarla sıcacık bir Aralık gününde hem Gebze Cezaevi’ni, hem de 30 yıllık tutsaklığı geride bırakarak çıkacaktım. Olmadı. Şimdilik! Hiçbir anlam sadece bulunduğumuz anla sınırlı değildir. Hiçbir olgu, uzun etkileşimler içindeki oluşumu gözetilmeden anlaşılamaz. “Tahliye olmak”, bir yeri boşaltmak veya cezaevinden salıverilmek anlamında kullanılır. Fakat 30 yıldan sonra tahliyenin nasıl bir şey olduğunu anlamak için o 30 yılın nasıl geçtiğini değil, nasıl yaşandığını bilmek gerekir. Dışarıdan bakan biri için 30 yıllık tutsaklık nasıl anlaşılıyor bilemiyorum? Bu 30 yılı tutsak olarak yaşayan biri olarak, dışarıdan bakan birinin ne düşünüp hissedebileceğini tahmin etmekte zorlanıyorum. Empati yapmakta zorlanıyorum. Empati yapmakta zorlanılacağını duyumsuyorum. 30 yıl zindanda kalan birine dair empati yapmak nasıl bir şeydir? Empati yapma yerine kaçılacağını, kaçılıyor olunabildiğini düşünüyorum. Zira empati kendini onun yerine koyabilmektir. Kendimi, 30 yılını duvarlar arasında geçiren birinin yerine koymak nasıl bir şeydir?

İnsan ömrünü aşan bir hakikat algısına sahip olmak gerekir

İnsan ömrü 60,70, bilemedik 80, 90 yıldır. İnsan doğuştan değil, ömrünün belli bir döneminden sonra cezaevine girdiğine göre; bu 30 yılı tamamlamak aynı zamanda bir ömrü de tamamlamak veya tamamlamaya yaklaşmak anlamına gelir. Demek ki 30 yıllık tutsaklığı omuzlayabilmek için insan ömrünü aşan bir hakikat algısına ve anlam gücüne sahip olmak gerekir. Ve demek ki 30 yıllık tutsaklıkla empati yapabilmek imkansıza yakın bir şeydir. Yine de anlamaya çalışmak insanı daha insani ve vicdani kılabilir. 30 yıl önce cezaevine girdiğimizde, cezaevinde 30 yıl kalabileceğimizi düşünmek çok zordu. Annemin deyimiyle, deve yetiştirenler olarak kapımızı yüksek yapmalıydık. Yani zorlu bir yaşam mücadelesine giriştiğimizin az çok farkındaydık. Ancak 30 yıl cezaevinde kalmak başka bir şeydi. Yaşamınız, bedel vermek daha kolay, tasavvur edilir bir şeydi. Ölebilirdik, idam edilebilirdik, özgürlüğe yeltenirken vurulabilirdik. Ancak 30 yıl zindanda kalmak; söylemde realistçe, tasavvurda ihtimalden uzaktı. Tahminen bizi dört duvar arasına alıp bu cezayı verenler de, bu 30 yılı tamamlayıp tahliye kapısına gelip dayanabileceğimize inanmadılar. Birçok arkadaş gibi ben de yılları hiç saymadım. “Zamanım az kaldı” demedim. Zira bir süreyi, bir zamanı sonuca vardırmak için beklediğimi hiç düşünmedim. Anlamın an’da oluşla ilgili olduğuna, hakikatin, mekanın ötesinde her oluştaki, en çok da insandaki sevgi ve özgürlük gücünde olduğuna inanarak yaşamayı belledim. Bu anlam gücüyle yaşamayı istedim. Benim ve benim gibilerinin tahliye zamanının az kalmasıyla hem kendi cephemizden, hem de bizi 30 yıldır zindanda tutan akıl açısından birçok şeyin değiştiğini düşünüyorum. Son yıllardaki çalkantının, diğer süreç politikalarının yanında bununla da alakası var diye düşünüyorum.

Zindan ve tahliye duygusu…

Son iki üç yılda, özellikle de son yıl, tahliye olgusu tüm yaşamıma, tüm yaşamımıza sirayet etmeye başladı. Yaşamımıza diyorum çünkü bir kuşak olarak tutsağız. 90’ların başında yoğunca yaşanan tutuklamalar ve verilen ağır cezalar, tahliye kapısında da bir tutsak kuşak topluluğu olarak gelip dayanmamıza yol açtı. Bu son yılın duygularını “benim duygularım” olarak ifade etmek gerçekten çok zor. Ortada ne kadar bireysel durum kalmış, emin değilim. Bunca uzun zamandan sonra tutsaklığın toplumsal bir anlama büründüğünü, tahliye konusundaki duygularda yoğunca ortak anlam ve renkler olduğunu görüyor insan. Herhalde 30 yıl zindanda kalan hangi arkadaşa sorulsa benzer şeyler dile gelecektir. Tahliye zamanı yaklaşınca her açıdan rutinimiz bozuldu. Güncel yaşamdan, alışkanlıklardan bahsetmiyorum. Düşünce biçiminden, duygulardan, koşullanmışlıklardan bahsediyorum. İnsan kendi hakikatiyle özgün bir varlıktır. Hiçbir canlı insan gibi kendi koşullama, irade olarak kendi var oluş diyalektiğine yön verme kabiliyetinde değildir. Zindan sadece insanlık dışı değil, doğa dışı bir gerçekliktir. Çok boyutlu yapısı, sistemi ve uygulamalarıyla zindan sadece insandaki toplumsal var oluşu sakatlamaz, öldürmez, insanın doğa ile evrenle her türlü akışını keserek duruma uğratır. Bir anlamda insanı sadece siyasal, sosyolojik olarak değil ruhsal, biyolojik, kimyasal olarak da yapı bozumuna uğratmayı hedefler. Dostoyevski’nin hapishaneyi “ölü bir ev” olarak tanımlamasının nedeni bu olsa gerek. Ahmet Arif bu nedenle görüşmecinin gönderdiği yeşil soğanı şiirine konu eder.

Bir ömrü aşan hakikat anlamları olmalı ki 30 yıl yaşayabilsin…

Böyle bir zindan gerçekliğinde insanın, 30 yıl yaşamaya devam etmesi için ne yapması, var oluşunu nereye dayandırması gerekir? Zaman veya bir ömrü aşan hakikat anlamları olmalı ki insan dört duvar arasında 30 yıl yaşayabilsin. Ve en az bunun kadar önemlisi, insanın büyük özlemlerine, acılarına, ihtiyaçlarına hükmedebilmesi gerekiyormuş. Ben bunu tahliye gündemiyle yüz yüze kalınca fark ettim. Birçok arkadaş için de aynı şeyin geçerli olduğuna inanıyorum. Çok da planlamadan, seni büyük özleme, acıya boğacak, delirmeye götürecek duygulardan uzak tutuyorsun kendini. Çıldırmamak, zayıf düşmemek, sabredebilmek için. Yağmur sonrası toprak kokusunu içine çekmek nasıl bir şeydir? Bir dağ başında uçurum sesini dinlemek, kızgın güneş altında toprağı ekip biçmek, bir su kıyısında oturup doğayı dinlemek, uçsuz bir ormanda yıldızlarla örtünmek, dakikalar ve saatlerle sınırlanmayan dost sohbetine bırakmak kendini, nasıl bir şeydir?

30 yılı birlikte, bu mekanlarda yaşamıştık…

Birçok şeyi kendimde dondurduğumu, birçok şeye ilişmemeye çalıştığımı fark ettim. Yakınlaşan tahliye olgusu tüm bunlarda bir alt üst oluşa, hareketlenmeye ve akışa yol açtı. Ben artık 30 yıl önceki ben de değildim. Tahliye de artık 30 yıl önceki tahliye değildi. Şüphesiz ailem, akrabalarım, arkadaşlarım, dostlarım heyecanla çıkışımı bekliyorlardı. Benim için de aynı şey geçerliydi. Düşüncesi, hayali bile heyecan vericiydi. Ama diğer yandan biliyordum ki en az bu heyecan kadar acı ve hüzün bekliyor beni. Başta annem ve babam olmak üzere bir daha görme imkanımın olmayacağı o kadar çok insan vardı ki!… Hangi yana baksam mezarlıklar, hatta mezarsız ölüler görecektim. Yüreğimi ağırlaştıran tek şey bu da değildi. Bir de arkamda bırakacaklarım vardı. İnsan annesi, babasıyla, evlendiği kişiyle bile 30 yılın 24 saatini birlikte yaşamaz. Ama biz 30 yılı birlikte, bu mekanlarda yaşamıştık. Bazılarıyla 30 yıl hep aynı alanda kaldık. Bazılarıyla defalarca ayrılıp buluştuk. Ama hiç aynı cezaevinde kalmadıklarımızla bile aynı mekanları, zorlukları paylaşıyor olduğumuzun bilinciyle birliktelik duygusunu yaşadık.

30 yılda sayamadığım kadar çok tutsak yaşamını yitirdi

Son yıllarda zindanların durumu neredeyse her gün biraz daha ağırlaştı. Ağırlaştırılmış ceza alanların sayısı çok çok arttı. Yüzlerce, hatta binlerce yıl ceza alan çok arkadaş var. Yeni açılan S Tipi cezaevleri, tek kişilik hücreler karşısında, 2000’lerde ölüm orucu gerekçesi olan F Tipleri “çok insani, demokratik” kalıyor. Bu 30 yılda sayamadığım kadar çok tutsağın yaşamını yitirdiğini biliyorum. Bazılarını yakından tanıyordum, bazılarına bizzat şahit oldum. Son yıllarda çok sayıda arkadaşın infazı yakıldı veya ek cezalar verildi. Ben böyle bir ortamda tahliye olacaktım. 30 yıl önce benimle aynı dönemde zindana girenlerin bazıları tabutla çıkmışlardı. Hiçbir zaman ailelerine, sevdiklerine dönmeyeceklerdi. Bazılarının ne zaman çıkacağı belli değildi. Tüm bunların sorumlusu ben değildim ama tahliyemin heyecanını düşünürken tüm bunların ağırlığını, gölgesini yüreğimde duyumsuyordum. Dışarı çıkan her arkadaşına az çok bunları duyumsadığını tahmin edebiliyorum.

30 yıldan sonra dışarı çıkmamızı bile tehlikeli görebildiler!

30 yıldan sonra tahliye olacak tutsakların cephesinden bunları değerlendirirken, zindanı egemenliklerinin temel bir sahası olarak görenlerin cephesinden de önemli gelişmelerin olduğu açıktır. Bizim için 30 yıl cezaevinde kalmak, 30 yıldan sonra dışarıya çıkmayı tasavvur etmek bunca çetrefilli, çok boyutlu bir konuyken, 30 yıl cezaevinde kaldıktan sonra hala yaşamaya devam edip tahliye olabileceğimizi öngörmeyenler, 30 yıldan sonra bile dışarı çıkmamızı bizim için fazla lüks, kendileri için tehlikeli görebildiler. Ve telaşla bu tahliyeleri engellemenin arayışına girdiler. Son yıllarda yoğunca devreye sokulan hücre cezalarının, infaz yakmaların, ek dava ve dosyaların, gözlem kurulu uygulamasının bir de bununla ilgili olduğuna inanıyorum. Takip ettiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla her bireyin durumu tek tek ele alındı, incelendi. 30 yılını dolduran her bireyin, her arkadaşın tahliyesinin engellenmesi için azami çaba sergilendi. Bazılarına mevcut anti-demokratik yasa ve genelgeler zemin ve gerekçe yapılırken, bazılarında ise benim örneğimde olduğu gibi tümüyle hukuksuz, keyfi, hatta planlanarak tahliyeler engellendi.

  • 30 yıllık tutsaklığınız ile birlikte yeniden tutuklanmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklanma gerekçeniz ne oldu? Özellikle son yıllarda birçok tutsağın infazı yakılıyor ve 30 yıllık tutsakların tahliyeleri engelleniyor. Bununla ne amaçlanıyor sizce?

30 yıldır cezaevindeyim ve bu 30 yıl zarfında binlerce hatta on binlerce kez anti-demokratik, hukuksuz durumlara, uygulamalara şahitlik ettim. Ama bu süreçteki keyiflilik düzeyi, kendi anti-demokratik hukukunu bile takmayan durumlar karşısında şaşkınlık yaşadım. 1990’larda işkence altında alınmıştı ifadelerimiz. Darbe mahkemeleri olan DGM’de yargılandık, en ağır cezalar verildi. DGM’ler anti-demokratik görülüp kaldırıldığında da cezalarımıza dokunulmadı. Yeniden yargılanma hakkı bile tanınmadı. DGM’lerin verdiği cezaların son günü ve anına kadar yattık. Ancak bunca anti-demokratik ve özgürlüksüz olmasına rağmen tüm o süreçlerdeki yargılanmaların dayandığı kendi hukuku vardı. İnsanlık dışında anti-demokratikti, darbe tarafından yapılmıştı. Ama yine de kendini bir hukuka dayandırıyordu. Bu süreçteki uygulamalar ve tahliyeleri engellemeler şaşırtıcı ve sonsuz düzeyde keyfi ve hukuksuzdur. Sadece bana değil, her bireye özel yaklaşım ve uygulama olduğu inancındayım. Bu düzeyde kriminalize eden bir yaklaşım söz konusudur. DGM’lerin verdiği cezalar az görülmekte. DGM’lerin sınırlandırıcı uygulamaları, yaşam hak ve imkanlarını ortadan kaldırması yetersiz bulunmaktadır. Bu nedenle DGM’lerin tanıdığı, karar altına aldığı “30 yıl sonra tahliye hakkı” ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Onursuzlaştırmayı hedefleyen uygulama: Gözlem kurulu!

Kamuoyunun “Gözlem kurulu” uygulamasını yeterince anlamadığı inancındayım. Zira böylesine hukuksuz, insanı onursuzlaştırmayı, kimliksizleştirmeyi hedefleyen bir uygulamanın hiçbir hukukta yerinin olmadığı inancındayım. Mesleği, işi yargı olmayan bir grubun 30 yıl önce DGM’nin verdiği cezayı eksik bularak tahliyeyi engelleme hakkına sahip olması hiçbir hukukta yerinin olmaması gereken bir durumdur. Şu an bulunduğum cezaevi de içinde olmak üzere birçok cezaevinde bu nedenle tahliye edilmeyen tutsaklar var. Kendi durumum da en az bunun kadar hukuksuzluk içermektedir. 2020 yılında yüzlerce kişiye açılmış, hiç kimse hakkında tutuklama kararının olmadığı bir soruşturma söz konusuydu. 2021 6 Temmuz’unda savcılık tarafından ifadem alındı. Daha sonra yazı örneği istendiğinde avukatımın hazır el yazısını talep ettim. Tahliye olduğum güne kadar hiçbir şekilde istenmemesine rağmen yazı örneği alınması konusu gözaltı nedeni olarak yedekte tutulmuş. Dosya savcısı değiştirilerek savcılığa verdiğim ifade yok sayılmış ve tahliye olmadan bir hafta önce cezaevi gözlem kuruluna çıkarıldım. Savcı, tahliyemin önünde bir engel olmadığını belirtti.

Ailemin hala umutla çıkışımı beklediğini gördüm…

Kurul “iyi hal” belgesiyle tahliyeme karar verdi. Tahliye olduğum gün üç aramadan geçerek cezaevi bahçesine çıktım. Ailem dışarıda cezaevi kapısında bekliyordu. Cezaevi ile ilişiğim sona erdiği, çıkmak için cezaevi kapısına yöneldiğim an sivil polisler etrafımı sararak gözaltı kararı olduğunu belirttiler. 30 yıl sonra ellerim arkadan kelepçeli olarak polis arabasında cezaevi kapısından çıktım. Araba camları siyah olduğundan dışarıdan görülmüyordu ama ben dışarıyı görebiliyordum. Cezaevi kapısından çıktığımızda ailemin hala umutla cezaevi kapısına baktığını, çıkışımı beklediğini gördüm. Bu uygulamanın bir de bana ve aileye bunları yaşatma amaçlı olduğunu sezmek, bu ülke adına acı vericiydi. Zira ben cezaevindeydim, binlerce kez yazı örneği alınabilir, yüzlerce kez isteniyorsa hakkımda tutuklama kararı çıkarılabilirdi. Emniyette kaldığım beş gün içerisinde suç delilleri türetilmeye çalışıldı. Cezaevinden beraberimde çıkardığım eşyalarım yanımda aranmadığı, sonradan eşyalarımın arasında örgütsel doküman olduğu iddia edildi. Ben 30 yıldır tutsak biriydim ama emniyetten çıkarıldığımda ve adliye girişinde defalarca prova yapılarak kıskıvrak yakalanmışım gibi bir gösteri sergilendi ve kayıt altında alındı. Hakkımdaki iddianame alelacele tamamlandı.

Arkadaşlarımın ‘oxirbe’ yazdığı mektuplar bile suç unsuru!

Mahkeme tarihimin seçimden dört gün önce 10 Mayıs olarak belirlenmesinin rastlantı olmadığı inancındayım. Defterlerimdeki her şiir, her şarkı sözü, her öykü, hatta arkadaşlarımın “oxirbe” diyerek vedalaşmak için yazdığı mektuplar bile suç unsuru olarak gösterilmeye çalışılmış. Bu durumun hukukla uzaktan yakından alakası yok. Ortada eylem veya eylemek yok. Propaganda, düşünce suçu bile yok. Çünkü edebi, sanatsal, teorik yazılarım bir yere gönderilmiş, paylaşılmış, yayınlanmış bile değil. Ve hepsi cezaevi aramasından, denetiminden geçmiş. Ve ben bunlarla cezalandırılmak isteniyorum. Bunun varlığımın her halini reddetmek anlamına geldiğinin farkında olmak, demokrasi ve insan hakları açısından daha çok dehşet vericidir. Ve bunun birey olarak şahsımla alakası yoktur.

  • Mevcut sağlık ve psikolojik durumunuz nasıl? Cezaevinde sürdürdüğünüz yaşamdan kısaca bahsedebilir misiniz bize?

2000’ler ve F Tipi uygulamasıyla beraber hasta tutsakların tahliye edilmesi-edilmemesi gündeme girdi. 2012-23’ten itibaren bizim de sürekli bir gündemimiz oldu. Bu yıllar içinde binlerce insan yaşamını yitirdi ve binlerce tutsak hastalandı. Belki konuya başka yerden bakmak ve başka boyutları gündemleştirmek gerekiyor. Sanki aynı hastalar sabit olarak varmış da onların tahliye edilmesi talep ediliyormuş, bekleniyormuş gibi bir yaklaşım oldukça yetersiz, dar, yetmez, ezber bir yaklaşım olur. Görüldüğü üzere cezaevi koşulları insanı zihnen, ruhen, bedenen, sosyolojik olarak çürümesi, birey olmaktan çıkması temelinde her gün daha da kötüleştirilmektedir. Bu durum sadece siyasi tutsaklara uygulanmıyor. Siyasi tutsaklara daha sistemli, amaçlı, tahripkar uygulanmakla beraber aynı şeyler adli tutuklulara da uygulanıyor. Hatta kendini koruyacak, düşünce gücüne, bilince, maneviyata sahip olmayan adlilerden intihar eden, deliren, saldırganlaşan, güdülerden ibaret hale dönüşen, dönüştürülen örnekleri her gün çevremizde bulunduğumuz zindanlarda görmekteyiz. Bu konunun, devletin insan politikasıyla, insanın temel demokratik haklarına duyarlı ve saygılı hale gelmesiyle bağı vardır. Mevcut haliyle devlet, bireylerin yasadışı eylemlerini hatta düşüncelerini değil, insanların kendilerini mahkum ederek cezalandırmakta, reddetmektedir. Dolayısıyla felç, yatalak, nefes almaktan öte aktivitesi olmayan insanları bile son nefesine kadar zindanda tutmakta behis görmemektedir. Hasta tutsakların tahliyesi isteniyorsa tüm bunlar görülmek durumundadır.

  • Cezaevinde binlerce ağır ve hasta tutsak var. Birçok hak ihlalinin yaşandığı cezaevlerinde tutsaklar mücadeleden de vazgeçmiyor. Siz de bu mücadelede yer alan bir kadın tutsak olarak hem yaşadığınız bu hukuksuzluk karşısında hem de topluma neler söylersiniz? Bir mesajınız var mı?

Topluma mesajımız ne olabilir ki? Hepimiz bu toplumsal gerçekliğin bir parçasıyız. Ülkemiz demokrasisizliğin, özgürlüksüzlüğün, yoksulluğun, yalnızlığın sancılarını taşıyorsa hepimiz bunda pay sahibiyiz. Toplumsal gerçeklikte ve hakikatte hiçbir şey birbirinden kopuk değildir. Hak gasplarının, baskıların yoğunca yaşandığı bir yerde birileri özgür olamaz, demokratik olamaz. Zindanların böyle olduğu bir ülkede toplum da öyledir! Krallara, diktatörlere çok kızan bir halk dönüp kendine bakmak durumundadır. Çünkü boyun eğenler olmazsa ezenler yaşayamaz. Tebaa olmazsa krallar yaşayamaz. Suskunlar olmazsa diktatörlerin ömrü uzamaz. Hiç kimse gelip bizim yerimize demokrasiyi ve özgürlüğü savunmayacak, yeni, güzel bir yaşamı inşa etmeyecektir. Toplumun kendi ortak, demokratik yaşamını sahiplendiği, onurlu barışını, birliğini inşa ettiği bir ülkede inanıyorum ki her şehir bir zindan ismiyle anılmayacaktır. Suç da suçlu da, zindan da zindancı da azalacaktır. Böyle bir ülkenin mümkün olduğuna, halklarımızın bunu yaratabileceğine inanıyorum. Tam da buna adım atmak için bir fırsat doğmuşken: Haydi vira Bismillah! diyorum.”

HABER MERKEZİ

#Tahliye #olacağı #gün #tekrar #tutuklanan #yıllık #tutuklu #Manap #DGMlerin #bile #dayandığı #kendi #hukuku #vardı

Kadıköy’deki işkencenin detayları: Tanrı Türk polisini korusun diye bağırttılar

Kadıköy sahilinde işkenceyle gözaltına alınan ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Kürt işçiler yaşadıklarını anlattı; Darp edildik, mehter marşı dinlettiler, Tanrı Türk polisini korusun diye bağırttılar

Kadıköy Moda Sahili’nde eğlenirken polis tarafından işkenceyle gözaltına alınan Kürt işçiler, çıkarıldıkları Anadolu Adliyesi 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından “polise görevini yaptırmamak için direnme” iddiasıyla adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Gençler o gün yaşadıklarını ANF’den Zeynep Kuray’a anlattı. Gençlerin anlatımına göre ortada halay çekme bile yok. Polisin keyfi GBT’si ve saldırısı var.

Müzik bile dinlemiyorduk

Twitter’da halay çektikleri için gözaltına alındıkları iddia edilen olaya ilişkin işçiler, polisler geldiğinde halay çekmediklerini, müziğin de sesinin kısık olduğunu vurguladılar.

İnşaat işçisi Kadir Gülşen, polisler geldiğinde ne halay ne de müzik dinlendiğine işaret etti. Kadıköy sahilinde otururken başka bir kavgadan dolayı olay yerine iki polis otosunun geldiğini anlatan Gülşen, “Biz oturuyorduk, polisler yanımıza gelip kimlik kontrolü yaptılar. Polislerden biri müzik dinlemek için getirdiğimiz ses topunu işaret ederek, ‘Bu ses topu kimin?’ diye sorduktan sonra ses topumuza el koyup aracın içine koydu. Buna tepki gösterdiğimizde, halamın oğluna, ‘İstersem seni de alırım’ diyerek araca götürdü. Tepkiler yükselince üzerimize biber gazı sıktılar. Polisin kardeşime yönelip, yüzüne biber gazı sıkıp darp ettiğini görünce araya girdim. Benim yüzüme de biber gazı sıkınca can havliyle kendimi savundum. Birden belindeki silahı çıkarıp havaya ateş açmaya başladı” dedi.

‘Ev hapsi aldım, evim yok Diyarbakır’a döneceğim’

Aynı gün kendisinin Kadıköy karakoluna gittiğini belirten Gülşen, çıkarıldığı mahkeme tarafından ev hapsi şartıyla serbest bırakılmasına tepki gösterdi. İstanbul’a çalışmaya geldiğini anlatan Gülşen, “Biz ekmek davasına İstanbul’a geldik. Finans Merkezi inşaatında çalışıyoruz. Sırf Kadıköy’de sahilde müzik topuyla oturduğumuz için polisin saldırısına uğradık. Şimdi ev hapsi aldım, burada evim yok, şantiyede kalıyorum, mecburen Diyarbakır’a döneceğim ve çalışamayacağım. Burada sadece beni değil, tüm ailemi mağdur ettiler” diye konuştu.

Kimlik kontrolü ile taciz edildiler

İşkenceyle gözaltına alınan inşaat işçilerinden Seyithan Gülşen, başka bir olay için sahile gelen polislerin yanlarında getirdikleri ses topuna el koyduklarını vurguladı. Kadir Gülşen’in kuzeni olan Seyithan, “Polisler geldiğinde müziği kesmiştik. Gelip kimlik kontrolü yapıp ses topunun kime ait olduğunu sordular ve el koydular. Tepki göstermemiz üzerine ise darp edilerek gözaltına alındık” dedi.

Gözalıntda işkence gören gençler

Darp raporu almayalım diye tehdit edildik

Gülşen, polisler tarafından hem araç içinde darp edildiklerine hem de hastaneye muayeneye gittiklerinde darp raporu almamaları için tehdit edildiklerine dikkat çekti. Sürekli cinsiyetçi küfürlere maruz bırakıldıklarını anlatan Gülşen, şunları kaydetti: “Hatta bir polis vardı, ‘Ben de Diyarbakırlıyım ama Allah’ı tanımıyorum’ dedi ve bizi darp etti. Hastaneye geldiğimizde ise darp edildiğimizi söylediğimiz takdirde ‘size daha farklı muamele yapacağız’ denilerek tehdit edildik. O yüzden muayene edildiğimizde darp edildiğimizi söyleyemedik.”

‘Geberin teröristler dediler, polis işkence uygularken parmağını kırdı’

Kadıköy karakolunda işkencenin boyutlanarak devam ettiğini belirten Gülşen, “Karakola geldiğimizde bize Kadıköy sahilinde biber gazı sıkıp, silahını ateşleyen polis tarafından ters kelepçeli bir şekilde öyle bir darp edildik ki; yumruk sallarken hem parmağını kırdı hem bizi suçladı. Sanki biz parmağını kırmışız gibi hakkımızda suç duyurusunda bulundu. Daha sonra yüzüstü yatırdılar, araçtan açtıkları mehter marşını dinlettiler ve zorla, ‘Tanrı Türk polisini korusun’ diye bağırttılar. Yüzüstü yatmış durumdayken bir komiser gelip ayakkabılarıyla belimde ve kolumda bulunan zafer işareti dövmesi üzerine defalarca bastı. Karın boşluğuma tekme vurdu, nefes alamadım. Hastaneye tekrar götürürlerken ‘Geberin teröristler’ diyerek cinsiyetçi küfürler ettiler.”

Kurye video çektiği için gözaltına alındı

İşkenceyle gözaltına alınan işçilerden İdris Akpınar ise evine giderken sadece olayın tanığı olarak telefonuyla çekim yaptığı için polis saldırısına uğradığını belirtti.

Motokurye olan Akpınar, yaşananları şöyle anlattı: “Kadıköy sahilinden evime giderken polislerin bir grup gencin müzik ses topunu aldıklarını gördüm. Kimlik kontrolü yaparken ses toplarına el koydular. Gençler buna tepki gösterince ikisini alıp darp etmeye başladılar. Ben de koşarak polislere, ‘Ne yapıyorsunuz? Vurmayın’ dedim. Ortam birden kalabalıklaştı ve gerildi. Ben de video çekmeye başladım. O esnada bir yunus polisi, ‘Video mu çekiyorsun? Gel buraya’ dedi. Telefonumu vermemek için uzaklaştım. Yine aynı polis, ‘Niye bizi çekiyorsun?’ diye sorduğunda ben de suç işlediklerini, insanları darp ettikleri cevabını verdim. Bunun üzerine, ‘Suç mu işliyoruz? Darp mı ediyoruz? O zaman sen de gel bakalım’ diyerek beni de darp ederek gözaltına aldılar.”

Suç duyurusunda bulunuldu

Araç içinde sürekli darp edildiklerini belirten Akpınar, hastaneye geldiklerinde ise darp raporu almamaları yönünde polisler tarafından tehdit edildiklerine dikkat çekti. “Polisler, ‘Eğer sizi dövdüğümüzü söylerseniz bir de bunun dönüşü var’ diye tehdit ettiler” diyen Akpınar, o nedenle hastanede darp edildiklerini söylemediklerine işaret etti. Kadıköy karakolunda ise ters kelepçeli bir şekilde yüzüstü yatırarak mehter marşı dinlettiklerini anlatan Akpınar, polisler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

İSTANBUL

#Kadıköydeki #işkencenin #detayları #Tanrı #Türk #polisini #korusun #diye #bağırttılar

Yeşil Sol Parti Riha Milletvekili Ferit Şenyaşar: İnançlı ve kararlıyız

28 Mayıs’ta yapılacak seçimlere katılım çağrısı yapan Yeşil Sol Parti Riha Milletvekili Ferit Şenyaşar ‘Bizler inançlı ve kararlıyız ,değişim yaratmaktan başka bir çaremiz yok’ dedi

Cumhurbaşkanlığı ve 28. Dönem Milletvekili Seçimlerinde 64 milyon 190 bin 651 seçmenden 55 milyon 761 bin 445’i oy kullandı. 8 milyon 352 bin 496 seçmen sandık başına gitmedi, 1 milyon 36 bin 565 seçmenin oyu da geçersiz sayıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 4 aday da gerekli olan yüzde 50 artı bir oy oranına ulaşamadığı için seçimler ikinci tura kaldı. Seçmen 28 Mayıs’ta ikinci kez sandık başına giderek, en çok oy alan Cumhur İttifakı adayı Tayyip Erdoğan ve Millet İttifakı adayı Kemal Kılıçdaroğlu arasında tercih yapacak.

Yurtiçinde yapılacak olan seçimlere sayılı günler kala, siyasi partiler 14 Mayıs’ta sandık başına gitmeyen yüzde 13,02’lik kesimin sandığa gitmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Riha Milletvekili Ferit Şenyayar, 28 Mayıs’ta yapılacak olan seçimlerin önemine dair Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Akın’a konuştu.

‘Halkın iradesi çıkması için mücadele ettik’

28 Mayıs’ta bütün yurttaşları sandık başına gitmeye çağıran Şenyaşar 14 Mayıs seçimlerini hatırlatarak, “Buradaki en temel beklentimiz sandığa ne girdiyse, onun çıkmasıydı. Halk ne karar verdiyse, onun iradesinin çıkması için mücadele ettik. Fakat sayımlar yapıldıktan sonra veriler sisteme geçirildiği zaman YSK ile sandık başında imzalanan ıslak imzalı tutanakların birbirini tutmadığını gördük. Bu konuda gerekli incelemeleri yaptıktan sonra itirazlarda bulunduk. İtirazlarımızın bir kısmı kabul edildi ama itirazlarımızın büyük bir bölümü reddedildi. Sonuç itibariyle maalesef sandıklardan halkın iradesi çıkmadı” dedi.

‘Tarihi bir seçim’

“Her ne kadar 14 Mayıs’ta istediğimiz başarıyı elde edemediysek de AKP iktidarını durdurduk ve cumhurbaşkanı seçimleri ikinci tura kaldı” diyen Şenyaşar, “Çok tarihi bir seçimdir. Bunun için sahadayız ve çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sahada temas ettiğimiz herkes yaşanan durumdan şikâyetçi. Esnaf perişan durumda. Halk, ekonomik krizin cenderesinde. Bunun için herkes bir değişim istiyor. 28 Mayıs daha güçlü bir şekilde sandıkların başında olacağız. Halkın iradesinin sandığa yansıdığı gibi çıkması için büyük bir özveri ile çalışacağız ve Türkiye’de değişimi yaratacağız. Başka çare yok. Çünkü eğer mevcut iktidar bu seçimleri tekrar bir şekilde almayı başarırsa, ülkeyi büyük bir felaket bekliyor olacak. Halkımız da bunun farkında ve tedirgin bir şekilde bekliyor” diye konuştu.

 ‘Bizler inançlıyız ve kararlıyız’

14 Mayıs’ta oy kullanmayan 8 milyon seçmeni 28 Mayıs’ta sandık başına taşımak için çalışma yürüttüklerini aktaran Şenyaşar, “Türkiye’de büyük bir umutsuzluk var ama bizler inançlıyız ve kararlıyız. Mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu iktidarı değiştireceğiz. Halkın iradesine sahip çıkmak için ne gerekiyorsa yapacağız” ifadelerini kullandı.

‘Mücadelemizi beraber büyütüyoruz’

Annesi Emine Şenyaşar ile birlikte Urfa Adliye’si önünde 2 yıldır Adalet Nöbeti’nde olduklarını vurgulayan Şenyaşar, “Şu an bütün Urfa halkıyla beraber bu mücadelemizi büyütüyoruz. Ortada büyük bir zulüm ve adaletsizlik var. Bu zulmü ve adaletsizliği yapan iktidar partisinin milletvekilleri ve bakanlarıdır. Ülkenin başında bulunan Cumhurbaşkanı da bundan sorumludur. Bizlerin bir değişimi yaratmaktan başka bir çaresi yok. Bunun için mücadelemizi büyüterek sürdürüyoruz. İki yıldır adliye önündeyiz. Şu an bütün Urfa halkının sorumluluğunu taşıyoruz. Urfa halkının istediği değişimin demokratik koşullarla oluşması için de çalışmalarımızı yoğun ve kararlı bir şekilde sürdürüyoruz. Bizlerde yılgınlık yok. İnançla kararlılıkla bu mücadelemizi sürdüreceğiz” şeklinde konuştu.

‘Sandığa giderseniz değişim olacaktır’

Seçmene çağrıda bulunan Şenyaşar, “Birlikte değiştirebiliriz. Halkımız hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmasın. Değişim olacak, yeter ki halkımız güvensin ve sandığa gitsin. Herkesin yurttaşlık görevini yapması gerekiyor. Eğer herkes yurttaşlık görevini yaparak sandığa giderse, bir değişim olacaktır” dedi.

RİHA

 

 

#Yeşil #Sol #Parti #Riha #Milletvekili #Ferit #Şenyaşar #İnançlı #kararlıyız

Kürde yasak AKP’ye serbest

Kürt dili üzerinde yasakçı bir politika izleyen AKP,  Kurdistan’da Kürtçe seçim çalışmalarına başladı 

İktidarı boyunca anadilde eğitim hakkını sağlamayan, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) Kürt dil kurumlarını, Kürtçe yayın yapan televizyon, ajans, gazete ve radyoları kapatan, belediyelere atadığı kayyımlarla Kürtçe tabelaları indiren AKP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna giderken Kurdistan’da Kürtçe seçim propagandasına başladı.

AKP’li Cumhurbaşkanı adayı Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları, “A rastî Erdoğan” yazısıyla Amed’te kendin en işlek caddelerinde köprü ve billboardlara asıldı. Ayrıca Erdoğan için bir de Kürtçe seçim şarkısı bestelendi.

AKP’nin, sadece son 4 yılda Kürtçeye yönelik bazı yasakları şöyle:

* HDP Adana İl Örgütü’nün 10-13 Şubat 2019 tarihleri arasında düzenleyeceği Kürt Tiyatro Günleri, Adana Valiliği tarafından ‘kamu güvenliğini tehdit ettiği’ gerekçesiyle yasaklandı.

* Adana’nın Seyhan ilçesindeki Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde 23 Eylül 2019’da sahnelenecek ‘Zargotin Zêrgotin e’ adlı Kürtçe oyun, Adana Valiliği tarafından yasaklandı.

* 10 Ekim 2020’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmesi planlanan Kürtçe tiyatro oyunu, kaymakamlık tarafından gösterime kısa süre kala süresiz yasaklandı.

* HDP İstanbul Gençlik Meclisi’nin 14 Kasım 2021’de sahneleyeceği ‘Dawiya Dawiya’ adlı stand-up gösterimi, Fatih Kaymakamlığı tarafından gerekçe gösterilmeden engellendi.

* Mardin Valiliği, pandemi gerekçesiyle 5 Aralık 2021’de sahnelenmesi planlanan ‘Tartufê’ adlı tiyatro oyununu yasakladı.

* İstanbul’da 13 Kasım 2020’de İBB Şehir Tiyatroları’nın Kasım programında yer alan ‘Bêrû’ adlı Kürtçe oyununun sahnelenmesi, valilik kararıyla yasaklandı. Aynı oyun 14 Kasım 2020’de Urfa Valiliği tarafından kent genelinde süresiz yasaklandı.

* HDP Milletvekili Ayşe Sürücü’nün, 8 Aralık 2021’de Meclis’te Kürtçe konuştuğu sırada mikrofonu kapatıldı.

* Demokratik İslam Kongresi ve DİAY-DER’in 9 üyesi, 10 Temmuz 2021’de Kürtçe hutbe okudukları ve cemaat önünde namaz kıldıkları gerekçesiyle tutuklandı.

* 8 Mart 2021 tarihinde İçişleri Bakanlığı, şiddete uğrayan kadınların KADES uygulamasına başvurabileceğini belirterek, KADES’in Türkçe, Farsça, Arapça, İngilizce, Rusça ve Fransızca dillerinde başvuru yapılabildiğini duyurdu. Türkiye’de Türkçeden sonra en çok kullanılan Kürtçe ise KADES uygulamasında yer almadı.

* 7 Nisan 2021 tarihinde HDP Milletvekili Sıddık Taş, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a anadilde eğitime dair bir çalışma yapılıp yapılmadığını sordu. Bakan Selçuk, “Türk vatandaşlarına Türkçe dışında bir dil anadil olarak okutulup, öğretilemez” yanıtı verdi.

* 21 Nisan 2021 tarihinde HDP Şırnak Milletvekili Hasan Özgüneş’in sorusunu yanıtlayan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, “Resmi dil Türkçe olduğu için uçaklarda Kürtçe anons yapılmıyor” dedi.

* Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi kayyımı, 5 Mayıs 2021’de Sipan Caddesi’nin ismini Abdulkadir Aksu Caddesi olarak, Şengal Caddesi’nin ismini ise 8 Mayıs’ta 2022 Molla Gürani olarak değiştirdi.

* Son iki yıldır Kürtçe konser yapmak isteyen birçok Kürt sanatçının konserleri valilik ve kaymakamlık eliyle yasaklandı. Konser yasaklarına dair soru önergesi sunan İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’ya cevap veren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu,  konser yasaklarının “yaşam tarzını ve güvenliğini korumak” amacıyla yapıldığını ileri sürdü.

Haber: MA / Cengiz Özbasar

 

 

 

 

#Kürde #yasak #AKPye #serbest

Kayıp yakınları 28 yıldır mücadele ediyor

17- 31 Mayıs ‘Kayıplar Haftası’ 28’nci yılına girdi, kayıp yakınları yakınlarının izini sürmeye, faillerin yargılanması için mücadeleye vermeye devam ediyor

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD), gözaltında kaybedilen ve faili meçhul cinayete kurban gidenlerin akıbetini sormak için başlattıkları mücadele kapsamında 1995 yılından bugüne her yıl 17-31 Mayıs tarihleri arasındaki dönemi “Kayıplar Haftası” olarak anıyor. Her hafta Cumartesi Anneleri ve Kayıp Yakınları ile birlikte gözaltında kaybedilen ve faili meçhul cinayete kurban giden 17 bin kişinin akıbetini soran İHD, Kayıplar Haftası’nda da çeşitli anma etkinlikleri düzenliyor.

28’inci yılında kayıpların akıbetinin ve faillerin ortaya çıkarılmadığı Kayıplar Haftası’na dair Mezopotamya Ajansı’ndan değerlendirmelerde bulunan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, “Bir ülkede insanlığa karşı suçlar işlenmiş ve bunların gerçekleri hala saklanıyorsa, demokrasinden söz edemeyiz” dedi.

‘Gözaltında kaybetmek  suç tanımı içerisinde yer almadı’

İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, uluslararası hukukta gözaltında kaybetmenin insanlığa karşı suç olarak tanımladığına dikkat çekerek, Türkiye’deki Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suç başlığı yer almakla birlikte gözaltında kaybetmenin bu suç tanımı içerisinde yer almadığını ifade etti. Türkiye’de yıllardır gözaltında kaybetme olaylarının yaşandığını belirten Yoleri, “Bu olaylar genellikle tekil olaylar gibi değerlendiriliyordu ve her bir kayıp olayında mutlaka kayıp yakınlarının sürdürdüğü bir mücadele söz konusuydu. Uzun soluklu kampanyalar düzenleniyordu, aylarca sürdürülen bu kampanyalarla gözaltında kaybedilen kişinin sağ olarak geri gelmesi, akıbetinin öğrenilmesi noktasında ciddi bir mücadele vardı. Ancak 27 Mayıs 1995’te bu parça parça sürdürülen kayıp yakınlarının, her kaybın arkasından sürdürdüğü bu mücadele daha sistematik ve kayıp yakınlarının bir araya gelerek sürdürdükleri başka bir boyut kazanmış oldu” diye belirtti.

‘Her gün en az bir kişi kaçırıldı’

21 Mart 1995 tarihinde kaybedildikten sonra cenazesi mezarlıkta bulunan Hasan Ocak ile Kürt siyaseti içerisinde mücadele eden ve 15 Şubat 1995’ten sonra kendisinden haber alınamayan Rıdvan Karakoç’u hatırlatan Yoleri, bu tarihten sonra önemli bir mücadelenin başladığını kaydetti. Yoleri, 1995 yılında faili meçhul cinayetlerin önüne geçilen bir sürecin başladığını kaydederek, “O tarihleri yaşayanlar hatırlayacaktır. Her gün neredeyse en az bir kişinin kaçırıldığını ve kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldığını duyuran ihbarlar gelirdi İnsan Hakları Derneği’ne ve bu alanda çalışan kurumlara ya da kişilere biz o tarihlerde, işte bir otobüsten indirilerek, yahut bir otobüs durağında beklerken kaçırılan insanların isimlerini seslenirlerdi. Yani böyle bir muameleye maruz kalırsanız, yüksek sesle isminizi söyleyin ve işte İnsan Hakları Derneği’ne bildirin diye bir çalışmamız olmuştu. Her gün en az bir kişi belki bu şekilde bize bildiriliyordu. Mesela bu kişiyi kimler kaçırmış? Kaçıran kişilerin tarifleri bir araçla götürülmüşse aracın plakası, tipi öğrenilip bildirilirdi. Dolayısıyla o dönemde bu olaylara tanık olan insanlar bu duyarlılıkla hemen bu bilgileri paylaşmaya başlamışlardı. Hemen emniyetle, valilikle, kamuoyuyla bu paylaşılıyordu ve pek çok insanın kaybedilmesinin önüne geçti bu mücadele.”

‘Eylemler her hafta engellendi’

Cumartesi Anneleri’nin 28 yıldır devam eden mücadelesine değinen Yoleri, başlangıcından bu yana değişik argümanlarla devam ettiğini belirtti. Cumartesi Anneleri’nin her hafta “İnsanlığa karşı suç işledin!” diyerek devlete suçlarını hatırlattığını söyleyen Yoleri, devletin de eylemi engellemeye başladığını söyledi.

Yoleri, “Cumartesi Annelerini susturarak, gözaltında kayıplara karşı mücadeleyi engelleyerek, kendisine buradan doğru bir alan açma çabasında. Bugüne kadar devam eden hukuka aykırı baskısı ve polis şiddetinin gerekçesi de budur” şeklinde konuştu.

‘Demokrasiden  bugün de söz edemiyoruz’

Türkiye’deki demokratik bir sistemin olmadığını ifade eden Yoleri, “Bir ülkede insanlığa karşı suçlar işlenmiş ve bunların gerçekleri hala saklanıyorsa, adalet sağlanmıyorsa, cezasızlık politikası güdülüyorsa ve bu da sistematik olarak gerçekleştiriliyorsa, burada demokrasiden söz edemezsiniz. Hak ve özgürlüklerin olmadığı, bu derece ağır şekilde ihlal edildiği, ihlal edenlerin cezalandırılmadığı ve ihlalin devamını mümkün kılacak bir sistemin yaşatıldığı bir yerde, demokrasiden söz edemezsiniz. Bu ülkede demokrasi hiç olmadı, bugün de demokrasiden söz edemiyoruz” dedi.

İSTANBUL

 

#Kayıp #yakınları #yıldır #mücadele #ediyor

30 yıldır cezaevinde olan çocuklarına hasretler: Gözümüz yollarda

30 yıldır cezaevinde olan Nesimi Kalkan’ın yolu gözleyen anne ve babasının tek dileği ‘ölmeden önce oğullarını görmek’

Şirnex’in Cizîr (Cizre) ilçesinde 1992 yılında gözaltına alınan Nesimi Kalkan, yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 30 yıldır cezaevinde olan Kalkan, bu süre zarfında Bursa, Edirne, Tarsus, Silifke, Tekirdağ, Dîlok, Amed, Şirnex, Mêrdîn ve Erzirom kentlerinde bulunan cezaevlerinde kaldı. Son olarak Tarsus T Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edilen Kalkan’ın, 3 ay sonra tahliye edilmesi bekleniyor.

Cezasının bitmesine 3 ay kalan hasta tutuklu Kalkan’ın Koah hastası annesi Fatim (75) ile kalp hastası babası Hasan Kalkan (90), 30 yıldır çocuklarının yolunu gözlüyor.

Kalkan ailesi, tek taleplerinin ise ölmeden önce çocuklarını dışarıda görmek olduğunu belirterek, diğer tutuklular gibi çocuklarının da infazının yakılmasından endişelerini dile getirdi.

‘Tek isteğim oğlumun bırakılması’

Kalkan’ın babası Hasan Kalkan, 15 yıldır oğlunun görüşüne gitmediğini söyleyerek, tek isteğinin ölmeden önce oğlunu görmek olduğunu aktardı.

Baba Kalkan, “Oğlum 30 yıldır yerin altında tutuklu. Çölyak hastası ve her yemeği yiyemez. Artık cezaevinden çıkmasını ve bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını istiyorum. O da artık herkes gibi evine dönsün istiyorum. Ben hasta olduğum için 15 yıldır görüşüne gidemedim. Tutuklandığından beri sadece 2 defa görüşüne gidebildim. Hastayım ve bu yüzden görüşüne gidemiyorum. Yol çok uzun. Şuanda tek isteğim oğlumun bir an önce bırakılmasıdır. Oğlumu çok özlüyorum. Her gün şu duayı ediyorum; ‘Allah’ım ölmeden önce oğlumu görmeyi nasip et’ diyorum. Oğlum tutuklandığında çok gençti. Çocuğu yeni doğmuştu. O kızı da büyüdü, evlendi ve çocuk sahibi oldu ama oğlum halen cezaevinde. Bu vicdani bir şey mi? 90 yaşındayım. Yolunu gözlüyorum ve her gün ‘bugün değil, yarın gelecek’ diyorum. 30 yıl geçti ama bu kalan 3 ay geçmiyor. Bu 3 ayda kahrolduğum kadar, 30 yılda kahrolmadım”  dedi.

‘Bütün tutukluların bırakılmasını istiyorum’

Kalkan, adalete olan inancını yitirdiğini ifade ederek, onlarca tutuklu gibi oğlunun da infazının yakılmasından endişe duyduğunu dile getirdi. Cezaevinde oğlu gibi çok sayıda hasta tutuklunun olduğuna dikkat çeken Kalkan, “Bütün tutukluların bırakılmasını istiyoruz. Oğlumun da diğer tutuklular gibi infazının yakılmasından korkuyorum. Umut ediyorum ki bir an önce bırakılsın” diye belirtti.

‘Adalete inancım yok’

Anne Fatim Kalkan, oğlu tutuklandığından beri şehir şehir cezaevlerini gezdiğini belirterek, “Bu süre zarfında benim de hastalıklarım başladı. Oğlumun kahrından yaşlandım. Saçlarım bembeyaz oldu. Oğlumdan sonra artık nefes dahi almamaya başladım ve birçok hastalığa yakalandım. Oğlumdan sonra hayatım çok değişti. Adalete inancım yok. Eğer ki infazını yakmazlarsa Allah’ın izniyle üç ay sonra çıkacak. Gözümüz yollarda ve onu bekliyoruz” diye konuştu.

 Haber : Zeynep Durgut / MA

 

#yıldır #cezaevinde #olan #çocuklarına #hasretler #Gözümüz #yollarda

Avrupa’da oy verme işlemleri devam ediyor: Katılım yüksek

Yeşil Sol Parti Yurtdışı Seçim Koordinasyonu’ndan Tuncay Yılmaz, seçmenlerin ilk turun aksine yanına birkaç kişiyi de alıp sandığa giderek oy verdiğini söyledi

İkinci tur seçimlerine sayılı günler kalırken, gözler oy kullanma süresinin 20 Mayıs’ta başladığı yurt dışındaki sandığa katılım oranına çevrildi.

Yurt dışında seçime katılma oranı ilk turda yüzde 49,40 olarak gerçekleşti. İkinci tura kalan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Türkiye’nin 73 ülkedeki 151 temsilciliğinde 167 noktada sandık kuruldu. Oy verme işlemi temsilciliklerde 24 Mayıs tarihine kadar sürecek, gümrüklerde ise 28 Mayıs’ta saat 17.00’a kadar oy verebilecek.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklediklerini açıklayan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (Yeşil Sol Parti) seçim çalışmaları da yurt dışında kesintisiz devam ediyor.

Yurtdışı Seçim Koordinasyonu’ndan siyasetçi Tuncay Yılmaz “Seçmenler bu turda sandığa tek başına değil yanına birkaç kişiyi alarak gidiyor. Seçmenimiz, ‘ben gider oyumu kullanırım gerisi beni ilgilendirmiyor’ düşüncesiyle hareket etmiyor” dedi.

Bir referandum

İktidarın, devletin tüm imkanlarını ilk turda olduğu gibi seferber ettiğini dile getiren Yılmaz, muhalefetin ise Kılıçdaroğlu’na kazandırmak için iradelerini ortaya koyduğunun altını çizdi.

Avrupa’da sandığa katılımın çok yüksek olduğunu dile getiren Yılmaz, “Katılımın çok yüksek olması seçmenin ilk turda yaptığı hatanın farkında olduğunu gösteriyor. Kritik seçimde tavır almayan ya da katılmayan seçmenler bu turda bir özeleştiri vermek için sandığa gelmiş durumda. İkinci tur, ilk tura katılmayan seçmenlerin de seçimidir diyebilirim. Kazanabilme potansiyeli çok yüksek. Bir tarafta diktatörlük diğer tarafta ise demokrasi seçimi var. Bu nedenle seçime katılımın daha fazla olacağını düşünüyorum” dedi.

Seçmenler yanlarına arkadaşlarını alarak geliyor

Kılıçdaroğlu’nun kazanması için Yeşil Sol Parti olarak siyasi parti ve sivil toplum örgütleriyle birlikte seferberlik ilan ettiklerini aktaran Yılmaz, koordineli bir şekilde çalıştıklarını ifade etti. “Seçmenleri sandığa taşımak için ortak bir araç koordinasyonumuz var. Bizler tüm bu çalışmalarımızı, Erdoğan ve destekçileri gibi devlet imkanını alarak değil sivil gücümüzle yapıyoruz” diyen Yılmaz, “Zor koşullarımıza rağmen bunu yapıyoruz. Seçmenler inisiyatif alarak diktatörlüğün önüne geçmek için sandığa geliyor. Seçmenler bu turda sandığa tek başına değil yanına birkaç kişiyi alarak gidiyor. Seçmenimiz, ‘ben gider oyumu kullanırım gerisi beni ilgilendirmiyor’ düşüncesiyle hareket etmiyor.” şeklinde konuştu.

Oyları koruyalım

Sandıkların korunması için herhangi bir güvenlik sorunu yaşamayacaklarını da sözlerine ekleyen Yılmaz, oyların Türkiye’ye gönderildikten sonraki süreç için “koruyun” çağrısı yaptı. Yılmaz, “Sandıkların sayıldığı Ankara Ticaret Odası’ndan (ATO) tutalım da esas olarak Türkiye’deki oyların korunması meselesi konusunda birinci turdan daha da dikkatli olmamız lazım. Çünkü birinci turdaki şaibeler çok fazla. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Oy ve Ötesi’ni hedef göstermesi boşuna değil” uyarısında bulundu.

İSTANBUL

#Avrupada #verme #işlemleri #devam #ediyor #Katılım #yüksek

Mexmûr Yöneticileri: Irak hükümeti toprağını sömürmek isteyenlere hizmet ediyor

Mexmûr Kampı yöneticileri, kampı abluka altına almak isteyen Irak hükümetine, ‘diyalog’ çağrısı yaparak ‘Irak toprağını sömürmek isteyenlere hizmet ediyor’ dedi

Türkiye’nin sık sık hava saldırılarıyla hedef aldığı Mexmûr Kampı, Irak ordusu tarafından 4 gündür abluka altına alınmış durumda. Ordu, kampın etrafının tel örgülerle kapatılıp, kuleler kurmak istiyor. Buna karşı çıkan Mexmûrlular, 7’den 70’e ablukaya karşı direnişlerini sürdürüyor. Mexmûr halkının direnişi sonrasında müzakereyi kabul etmek durumunda kalan Irak ordusunun bugün kamp hakkında nihai kararını vermesi bekleniyor. Mexmûr Belediyesi Eşbaşkanı Fatma Bilen ve Mexmûr Dış İlişkiler Komisyonu Üyesi Bêwar Önver yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi.

Herkes direnişe geçmeli

Irak’ın kampın etrafını tel örgülerle çevreleyerek abluka altına almak istediğini ifade eden Mexmûr Belediyesi Eşbaşkanı Fatma Bilen, halkın bunu asla kabul etmeyeceğini, Mexmûrluların 30 yıldır direndiğini belirtti.

Mexmûr’a gidiş gelişlerin yasaklandığını belirten Bilen, “Eğer böyle devam ederse bölge büyük bir risk altına girer. Erzak, ilaç, su ve gıda gibi temel ihtiyaçlar konusunda ciddi sorunlar yaşarız. Saldırının ilk gününde bir kişi yaralandı ve yaralımız saatlerce burada kaldı. Irak Hükümeti’nin bu girişimini kınıyoruz. Burada ciddi bir sorun var. Herkesin direnişe geçip Mexmûr Kampı’na sahip çıkma çağrısında bulunuyoruz” diye konuştu.

Halk direnişte kararlı

Irak’ın ablukasına halkın direnişle karşılık verildiğini ifade eden Mexmûr Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Bêwar Önver ise, halkın Irak ordusunun önüne geçerek ilerlemesini engellediğini, halkın direnişinin devam ettiğini ifade etti. Kamp halkının direnişte kararlı olduğuna dikkat çeken Önver, “Irak hükümetinin bu girişimi çok yanlıştır. Hükümet, Irak toprağını sömürmek isteyenlere hizmet ediyor. Hükümet, Irak’ta demokrasi adına hiçbir şey yapmıyor ama kendini demokratik bir hükmet gibi göstermeye çalışıyor. Bu girişimleri onları çok zor duruma sokacak. Biz her zaman diyalogla bir şeylerin çözüleceği taraftarıyız” diye belirtti.

Kurdistan Maxmur’u desteklemeli

Zorbalıkla Mexmûrluların iradesinin kırılamayacağını altını çizen Önver, “Hükümetle görüşmeler yapıldı ve belirli diyaloglar gerçekleştirildi. Fakat şimdilik herhangi bir sonuç yok. Görüşmeye askeri yetkililer geldi ama onlar da ‘bu bir emirdir’ diyor. Irak hükümeti bu kararından vazgeçmeli ve halkı dinlemelidir. Irak Hükümeti son zamanlarda Türk devletiyle ittifak kurmuş. Kuşatma başladığı gibi Türk yetkililer ve Türk televizyonları bunu açıkça dile getirdi. Konu sadece tel örgüler değil. Dört parça Kurdistan’daki halkımızı Mexmûr’u desteklemeye çağırıyoruz”  diye konuştu.

Kaynak/MA

#Mexmûr #Yöneticileri #Irak #hükümeti #toprağını #sömürmek #isteyenlere #hizmet #ediyor

AK üyesi Castel, İmralı’ya gitmek için başvuru yapacak

İmralı Cezaevi’ndeki uygulamaları ‘vahşi’ olarak nitelendiren AK Sol Grup Başkan Yardımcısı ve İzleme Komitesi üyesi Laura Castel, İmralı Adası’nı ziyaret etmek için Avrupa Konseyi’ne başvuracağını söyledi

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 24 yıldır ağır tecrit altında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik mutlak tecride karşı harekete geçen 3 farklı ülkeden 3 kişilik Uluslararası İmralı Barış Delegasyonu, 11-12 Mayıs tarihlerinde Türkiye’ye ziyarette bulundu. Heyette yer alan Avrupa Konseyi Sol Grup Başkan Yardımcısı, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Temsilcisi ve İzleme Komitesi üyesi Laura Castel, ziyaret amacına ilişkin Mezopotamya Ajansı’na değerlendirme de bulundu.

Vahşi ve inanılmaz bir durum var

Odaklarının İmralı olduğunu ancak adanın Türkiye’deki bütün cezaevlerini ve tutukluları etkilediğini belirten Castel, bu nedenle temaslarını sürdürdüklerini kaydetti. “Kesinlikle vahşi ve inanılmaz bir durum var. Büyük bir insan hakları ihlali yaşanıyor” diyen Castel, “Vahşi” olarak tanımladığı bu koşulların son bulması için bünyesinde yer aldığı Avrupa Konseyi’nin tutumuna değindi. İzleme Komitesi olarak İmralı’ya dair ziyaret başvurusunda bulunup bulunmadıklarına dair soruyu da yanıtlayan Castel, “Bu gündemi tekrardan açmak ve konseyin işlerini takip etmek çok önemli. Kürt sorunu ve Türkiye, her zaman Avrupa Konseyi’nin gündeminde ve unutulan bir şey değil. Ancak Ukrayna’daki savaştan ötürü ajandaları dengelemek zorlaşıyor” dedi.

Öcalan’ın durumunu yakından takip edeceğiz

Abdullah Öcalan’ın “ömür boyu” cezaevinde kalmasının “işkence” olduğunu ve buna dair dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 18 Mart 2014 tarihinde verdiği kararı hatırlatan Castel, “Bu heyetin amacı tam olarak da Öcalan’ın içinde bulunduğu durumu izlemek. Özellikle umut hakkına dair de İzleme Komitesi’ne sorular soracağız ve durumu yakından takip edeceğiz” diye belirtti.

 Haber: MA / Mehmet Aslan

 

#üyesi #Castel #İmralıya #gitmek #için #başvuru #yapacak

Wan milletvekillerinden çağrı: 21 yıllık hikayeyi sonlandıralım

Yeşil Sol Parti Wan milletvekilleri halka sandık çağrısı yaparak ‘28 Mayıs, Türkiye’nin girmiş olduğu bu karanlık dehlizden çıkma günüdür’ dedi

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), 14 Mayıs seçimlerinden sonra ikinci tura kalan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için çalışmalarını sürdürüyor.

28 Mayıs seçimlerinin önemine vurgu yapan Yeşil Sol Parti Wan milletvekilleri Gülderen Varlı ve Zülküf Uçar, seçmenlere çağrı yaptı.

MA’dan Ruken Polat’a konuşan vekiller ‘Gelin hep birlikte el ele tutuşalım, 21 yıllık hikâyeyi sonlandıralım’ dedi.

Göndermeye kararlıyız

Kadınların 2023 seçimlerinde var gücüyle alanda olduklarını söyleyen Yeşil Sol Parti Milletvekili Gülderen Varlı,  “Birinci turda çıkan sonuçlar gereği insanlarda bir moral bozukluğu ve kırılma yaşandı. Hırsızlık sonucu sonuçların öyle yansıdığını hepimiz biliyoruz. Yılmadan, bıkmadan, aynı tempoyla seçim çalışmalarımızın startını tekrar verdik. 21 yıllık iktidar hikâyesine son vermeye ve bitirmeye kararlıyız. Başta kadınlar, gençler, toplumun bütün kesimleri, yaşlılar ve hatta bu işin öncülüğünü yapan çocuklar, hep beraber onları göndermeye kararlıyız” diye konuştu.

Bu hikaye sonlandıralım

Mahalle mahalle, sokak sokak, köy köy çalışmalara başladıklarını, halklar açısından en demokrat olan aday için oy istediklerini sözlerine ekleyen Varlı, şöyle konuştu: “Bizim çalışmalarımız devam ediyor. Biz bitti demedik. Bu iktidar gidinceye kadar da bitti demeyeceğiz. Bütün halkımıza buradan bir kere daha sesleniyoruz: Gelin hep birlikte el ele tutuşalım, 21 yıllık hikâyeyi sonlandıralım.”

28 Mayıs’a çağrı

Yeşil Sol Parti Milletvekili Zülküf Uçar, halkın iradesiyle Wan’da 6 milletvekilinin parlamentoda yer aldığını söyledi. Uçar, “28 Mayıs, Türkiye’nin girmiş olduğu bu karanlık dehlizden çıkma günüdür. Gün; 28 Mayıs’tan sonra, yeniden demokrasiye, adalete, hukuka erişim için yeni temellerin atılması için sandığa gitme günüdür. Wan milletvekilleri olarak seçimden sonra güçlü bir hukuk ve demokratik devleti, herkesin kendisini bulabileceği çok dilli, çok inançlı, Kürt halkı olmak üzere bütün halkların kendisini bulabileceği yeni bir anayasa için bir mücadele içerisinde olmak istiyoruz. Bunun da 28 Mayıs’ta gerçekleşecek olan seçimde büyük bir değişimle mümkün olabileceğini biliyoruz. 28 Mayıs’a giderken, halkımızla birlikte gitmek istiyor ve değişimi hep beraber güçlü bir şekilde gerçekleştirmek istiyoruz. Tüm halkımızı güçlü bir değişim için seçim günü sandığa davet ediyoruz” şeklinde konuştu.

WAN

#Wan #milletvekillerinden #çağrı #yıllık #hikayeyi #sonlandıralım