Yokluk zamanının ortakçılığından, Varlık dünyasının kavgasına

“Hikmet-i dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif değil.
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir.” Fuzuli

Öyle bir zaman ve mekân içindeyiz ki; biz, artık biz değiliz. Yokluğumuza ferman “bizim” dediklerimizin etrafında pervane olmuş leş kargaları gibiyiz.

Büyük, en büyük, kocaman, devası diye başlayan sıfatlarla kurduğumuz cümlelerinin arkasındaki çirkinliğin farkında değiliz.

Çarkındayız.

Kirlenmişliğin gölgesinde, düzenin ve sistemin menfaat ilişkileri içinde ikiyüzlüyüz. Söylediklerimizle yaptıklarımızı karşılaştırmaktan itina ile kaçmaktayız. Toprak olmanın erdeminden, marifetinden büyüklüğün körlüğüne intikal etmiş durumdayız.

Zebanilerin pazarında mal, mülk, mekân ve makam kapma peşindeyiz. “Kol kırılır yen içinde kalır” deyip, benzeşerek tükenmekteyiz. Biz tükendikçe yoklumuz üzerinden kocaman binalar –mezarlar- inşa etmekteyiz.

Büyük binaların içindeki büyük masaların arkasındaki küçük adamlara dönüşmekteyiz.

Kantarma – Kızıl Kandilli- Büyük Tacım Dede köyden Elbistan’a giderken şehrin girişinde -şimdi gecekondu olan yer- Perişan Ali ile karşılaşır. Daha doğrusu Perişan dedenin önünü keser. Perişan, perişandır. Demini almıştır. Arkadan fona minareden yükselen ezan eşlik etmektedir.

Perişan “Dada dada mezka merikan camia xwe heye, e la jor dakawin ezane daxwunin, edin kilise xwe heye, sinagoga xwe heye, ma böja ciye ma heye va cih daye me” (Dede dede bak adamların camisi var çıkıp ezanlarını okuyorlar, diğerlerinin kilisesi var, sinagogu var, söyle bizim neyimiz var, bize ne verdiniz) der.

Tacım dede gülümser “Ez kurban Aliko, jindi wan her tişt yê ma yê” (Kurban olduğum Alim onlar dışında kalan her şeyde bizimdir) diye cevaplar.

Kâinat bizimken, şimdi metre karelere sıkışmaktayız. Benzeşmekteyiz. Benzeşerek intihar etmekteyiz.

Yokluk zamanlarının ortakçılığından, varlık dünyasının kavgasına geçerken yumrukların kalktığını görmekteyiz.

Yanak yanağa öpüşüp, cemal cemale sohbete durduğumuz canlarımızın canını acıtmaktan çekilmediğimizi herkese göstermekteyiz.

“Bu mezarın sahibi kimdir” diye bir birine giren köylülerimiz gibi.

Kendilerine Yezit düzeninden “efendilik” biçilen, bunu bize satmak isteyenlerimiz, dönüklerimiz, bundan kendisine pay çıkarmak isteyen zübüklerimiz gibi.

Her gün kendimizi inkâr etmekteyiz.

Bilmeliyiz, marifet hiçlik deryasına dalmaktır Hüseyin abi. Marifette damla olmaktır.

Olana eyvallah, sana eyvallah.

Şükrü Yıldız
Şükrü Yıldızhttps://sukruyildiz.de
Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi yazarıdır. Alevilik, demokrasi, laiklik ve toplumsal mücadele üzerine köşe yazıları kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

Alevi ortak aklı

Geçtiğimiz hafta sonu Alevileri ilgilendiren iki önemli toplantı yapıldı. 3 Ocak 2015’de “Dersim Alevi Çalıştayı” Kürt Alevilerin en önemli merkezi olan Dersim’den Alevi sorunlarını...

“Teröristler” ile aynı karede olmak

Zamanın ruhu kirlenmiş. Katillerin mutluluk çığırtkanlıkları arasında, dünyanın gözleri önünde Ortadoğu’da halklar katlediliyor. Yaşamı derinden hedef alan, zalimin çeteleri ve orduları ayrım yapmaksızın, kadın,...

Maraş, Süreklilik Taşıyan Bir İmha Politikası

Türkiye’de yaşanan katliamları tek tek ele almak, onları yalnızca tarihsel birer “acı olay” olarak değerlendirmek, gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu...