Yüz yıllık cumhuriyet demokrasiyi hiçbir zaman kuramadı. Bu demokrasi açığının en derin iki yarası kimlik ve inanç oldu. Bütün halkların direnci Kürtler şahsında, bütün inançların direnci ise Aleviler şahsında yükseliyor ve bu iki yara çoğu zaman aynı bedende açılıyor. Yara ortak olunca mücadele de ortaklaşıyor. Bugün bu ortaklığı dağıtmak isteyenler Alevilerin kaygılarını istismar ediyor. Onları besleyen cepheyi de tanıyoruz. Yüz yıllık inkarcı gelenek, devlet ve onun klikleri. Asıl soru bizim nerede durduğumuz. Demokrasi cephesinin içinde olup mücadeleye yön mü vereceğiz, yanında durup yapılanı onaylamakla mı yetineceğiz, yoksa farkında olmadan onu yalnızlaştıranların hesabına mı yazılacağız?
Açık ve net söyleyeyim. Alevilerin hangi tarafta durması gerektiği tartışma konusu bile değil. Tarihleri, acıları ve beklentileri onları her zaman demokrasi mücadelesine götürdü. Çünkü Alevilerin geleceği, demokratik bir ülkenin kurulmasındadır. Eşit yurttaşlığın, inanç özgürlüğünün ve farklılıkların güvence altına alındığı bir ülke kurulmadan Alevilerin de özgür bir geleceği olamaz. Demokrasi güçleri neredeyse Aleviler de oradadır.
Ne var ki “orada olmak” tek bir anlama gelmiyor. Bir cephenin içinde olmak başka, yanında durmak başka şeydir. Yanında duran, yapılana “seninleyim” der ama sözü başkasına bırakır. İçinde olan ise mücadeleye müdahale eder, yönünü belirler, talebini masaya koyar. Dönemin en keskin sorusu tam da budur. Hangi cephede yer alacaksınız, o cephede nasıl yer alacaksınız ve ne talep edeceksiniz? Bu soruya cevap vermeyen, cevabını başkalarının vermesine razı olmuş demektir.
…
Bu sorunun keskinliği yüz yıllık bir geçmişten geliyor. Bu cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı hastalıkları tedavi etmek yerine onları sırtlandı, ağırlaştırdı ve günümüze kadar taşıdı. Sorunları çözmek yerine bastırmayı, yok saymayı ve ertelemeyi tercih etti. Demokrasi bu cumhuriyetin hiçbir zaman kurucu ilkesi olmadı. Farklı olanı tanımayan, eşit yurttaşlığı kuramayan, toplumu tek tipe indirgeyen bir anlayış hakim oldu. Taşınan bu hastalıkların başında da iki büyük yara geliyor. Kimlik ve inanç.
Kimlik yarasının taşıyıcısı Kürtlerdir. Ancak Kürt meselesine yalnızca bir halkın meselesi olarak bakmak eksik kalır. Bu yara bu topraklarda pek çok halkın bedeninde açıldı ve bugün hala kanıyor. 1915’te yurdundan koparılan Ermeniler, 6-7 Eylül’de evleri ve dükkanları yağmalanan Rumlar, Seyfo’nun acısını hala taşıyan Süryaniler ve Asuriler, köylerinden sürülen Ezidiler, Trakya’dan göçe zorlanan Yahudiler, dilleri okullardan ve sokaklardan silinen Lazlar, Çerkesler, Abhazlar ve Gürcüler, varlığı yok sayılan Araplar, Pomaklar ve Hemşinliler, yüzyıllardır dışlanan ve hala mahallesinden, işinden, okulundan itilen Romanlar bu yarayı yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarından Varlık Vergisi’ne, zorunlu iskandan soyadı dayatmasına kadar hepsi aynı tek tipleştirme aklıyla karşılaştı. Bu akıl bugün de yerinde duruyor. İnkar edilen, eritilmek istenen, dili ve kültürü yasaklanan bütün bu halkların özgürlük ve var olma direnci Kürtler şahsında ifadesini buluyor. Bu yüzden Kürt mücadelesi yalnızca Kürtlerin değil, kimliği yüzünden bedel ödeyen herkesin mücadelesidir.
İnanç yarasının taşıyıcısı ise Alevilerdir. Tek tip bir din anlayışının dayatıldığı bu ülkede Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’tan Çorum’a, Sivas’tan Gazi’ye kadar katledilen, cemevleri bugün hala ibadethane sayılmayan, çocukları zorunlu din derslerinde kendi inançlarına yabancılaştırılan Aleviler bu yaranın en derin izini taşıyor. Ama yara yalnızca onların bedeninde değil. Kiliseleri kapatılan, mülklerine el konulan, Malatya’da ve Trabzon’da öldürülen Hristiyanlar, sinagoglarında saldırıya uğrayan Yahudiler, inançları yüzünden hem devletin hem çevresinin baskısını yaşayan Ezidiler, varlığı görmezden gelinen Nusayriler ve Caferiler, resmi din anlayışına uymayan her inanç ve inançsızlık aynı dayatmayla karşılaştı. Bu dayatma bugün de yerinde duruyor. Kendi inancını özgürce yaşayamayan bütün bu toplulukların direnci bugün Aleviler şahsında yükseliyor. Bu yüzden Alevi mücadelesi yalnızca Alevilerin değil, inancı yüzünden baskı gören herkesin mücadelesidir.
Kısacası Kürtler şahsında bütün halkları, Aleviler şahsında bütün inançları okumak gerekiyor. Ama bu ayrımı iki ayrı topluluk gibi okumak da yanlış olur. Kimlik ile inanç bu topraklarda çoğu zaman aynı insanda, aynı köyde, aynı ailede buluşur. Kürt Alevileri bunun en canlı örneğidir. Koçgiri’de ve Dersim’de yaşananlar, iki yaranın aynı bedende nasıl açıldığını gösterir. Devlet orada hem Kürt olana hem Alevi olana saldırdı. Bu yüzden Kürtlerle Alevileri birbirinin karşısına koymaya çalışanlar, aslında aynı insanı kendi kendisine düşman etmeye çalışıyor.
Kimlik ve inanç meseleleri bu şekilde iç içe geçtiği için Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük düğümü birlikte oluşturuyor. Düğüm aynıysa, onu çözecek ellerin de yan yana gelmesi kaçınılmazdır.
Bu kesimleri birbirinden ayırmak yalnızca bir dayanışmayı bozmak anlamına gelmez. Cumhuriyeti dönüştürme ve demokratikleştirme mücadelesini, ortak yaşamı ve birlikte bir gelecek kurma planlarını da ortadan kaldırır. Çünkü ayrışmanın faturası her zaman ayrıştırılanlara kesilir.
…
Bu iki yarayı açan ve yüz yıl boyunca kanatan, devletin kendini üzerine kurduğu zemindir. Türk-İslam sentezi. Bu devlet bir yüzyılı bu sentezin üzerinde geride bıraktı ve bugün yaşadığımız pek çok şey bu tercihin sonucudur.
Bu sentez toplumu ikiye böldü. Bir yanda Türklüğü ve Sünni İslam’ı tek meşru kimlik sayan bir zihniyet kuruldu. Öbür yanda bu kalıba sığmadığı için yok sayılan, eritilmek ya da ortadan kaldırılmak istenen Kürtler, Aleviler ve daha nice topluluk bırakıldı.
Elbette bu haksızlık sessizce kabul edilmedi, her dönem ona itiraz edildi. Koçgiri’den Şeyh Said’e, Ağrı ve Zilan’dan Dersim’e uzanan süreçte Kürtler, Koçgiri ve Dersim’de ise Kürtlerle birlikte Aleviler, varlıklarını korumaya ve demokratik bir ortak yaşamda kendi taleplerini dile getirmeye çalıştılar. Ama devletin cevabı hiç değişmedi. İnkar, baskı ve kıyım. Yüz yıllık iktidar pratiği bu siyasetin üzerine kuruldu ve bugüne kadar geldi.
Bugün karşımızda duran cephe de bu geleneğin mirasçısıdır. Yüz yıllık inkarcı gelenekle üretilmiş bir iktidar var, arkasında devlet ve devletin içindeki klikler var. Bu cepheyi tanımak için tahmin yürütmeye gerek yok, yüz yıllık bir sicili var.
Bunu hatırlatmamın sebebi geçmişi deşmek değil. Bugün karşımızdaki tablo bu geçmişin üzerine kuruluyor ve onu doğru okuyabilmek için neyin üzerinde durduğumuzu bilmemiz gerekiyor.
…
Bugünkü tabloyu farklı kılan şey, bu eski sorunların yeni bir dünya düzeninin içine düşmesidir. Dünyada yeni bir konseptin oluştuğu açıkça görülüyor. Büyük güçler kendilerini yeniden konumlandırıyor, ırkçılık ise neredeyse bütün ülkelerde yükseliyor. Bu ikisi birleşince dünyaya yeni bir siyaset dayatılıyor. Kimileri bunu kapitalizmin girdiği yeni çıkmazın resmi olarak okuyor. Kimileri Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcı, hatta kendisi olarak görüyor.
Adına ne derseniz deyin, sonuç değişmiyor. Uluslararası güçlerin ve yerel işbirlikçilerinin Ortadoğu için öngördüğü düzen baskıcı ve dayatmacı bir düzen. Bu düzenin hedefinde de demokrasi güçlerini tümüyle tasfiye etmek var.
Bunun en somut örneğini Suriye’de görüyoruz. Daha dün orada farklı isimlerle onlarca örgüt vardı. Kimi merkezi iktidara karşıydı, kimi onunla birlikteydi, kimi de tarafsız duruyordu. Bugün ise hepsi zorla aynı devlet çatısının altına toplanıyor. Dün “tehdit” diye adlandırılan, güya savaşılan yapılar bugün iktidara taşınıyor. El-Kaide artıkları, DAİŞ artıkları, Türkiye’nin desteklediği gruplar ve Ortadoğu gericiliğine karşı mücadelenin simgesi Kürt güçleri tek bir çatı altında birleşmeye zorlanıyor. Böylece siyasetin bundan sonra o çatı üzerinden üretileceği bir döneme giriyoruz.
Suriye tek örnek de değil. İran’daki durum ortada, Irak’taki ve Yemen’deki gerginlikler de ortada. Bunların hepsi aynı siyasetin hayata geçirilmesinin farklı yüzleri. Nitekim “devlet dışı güçlerin ortadan kaldırılması” artık saklanmadan, açıkça dile getirilen bir hedef. Bu yüzden önümüzdeki dönemin sert geçeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok.
Türkiye de bu tablonun dışında durmuyor. Süreci kendi lehine kullanmaya, onu Ortadoğu’da kendi siyasetini hakim kılmanın aracına dönüştürmeye çalışıyor. Bunu da görmek gerekiyor.
…
Bu kadar sert bir düzenin hedefinde olan Kürtler ise bir yol ayrımında duruyor. Kazanımlarını korumaya ve önlerindeki dönemi karşılayacak yeni bir düzenlemeyi hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bunu bir geri çekilme olarak okuyanlar yanılıyor. Bu, dayatılan düzene karşı bir set çekmek ve direnişi yeni koşullarda yeniden örgütlemektir.
Çünkü direniş güçleri için mesele bugünü kurtarmak değil, yarını kurabilmektir. Kendi örgütlenme biçimlerini ve taleplerini yaşatmaya, gelecekte daha güçlü ya da farklı bir güç olarak var olmaya çalışıyorlar. Bu ise ancak demokrasi güçlerinin bir araya gelmesiyle mümkün. Bütün demokrasi güçlerini yan yana getirdiğinizde yeni bir mücadele ve direniş alanı yaratırsınız. Kürt siyaseti de bugün yönünü tam olarak bunun üzerinden belirlemeye çalışıyor.
Bu yeni alan, içine girenlerin biçimlendireceği bir alandır. Kimin talebi o alanda söz bulacaksa, o alanın içinde olan olacaktır. Dışarıda kalan ya da sadece kenarından destek veren, başkalarının çizdiği sınırlara razı olmak zorunda kalır.
Öte yandan bu süreçte masada yalnızca Kürtler yok. Devlet ve devlet destekli unsurlar da sürecin içine girmiş durumda. Çözümsüzlüğün sonucu olarak, Ortadoğu’daki gelişmelerin bir parçası olarak ve uluslararası güçlerin öngördüğü yapılanmanın gereği olarak girdiler. Ama sürecin içinde olmaları, bunu gerçekten istedikleri anlamına gelmiyor. Bazı şeylerin artık onları da aştığını görmek ve söylemek gerekiyor.
…
İşte tam bu noktada, yani Kürtler demokrasi güçleriyle yeni bir alan açmaya çalışırken, devletin içinden ve çevresinden bu ortaklaşmayı dağıtmaya yönelik saldırılar başladı. Kimi milliyetçi söylemle geliyor, kimi güya demokrat ve sol bir dille, kimi de Aleviliği kalkan yapıyor.
Görünüşleri farklı olsa da hedefleri aynı. Kürt siyaseti. Bu ortak hedef, bu seslerin nereden beslendiğini de gösteriyor.
O halde şunu açıkça söylemek gerekiyor. Türkiye’deki sorunların çözülmesini gerçekten istiyorsanız muhatap bellidir, o da devlettir. Dönüşümün, demokratikleşmenin ve sorunların çözümünün önündeki engel ve muhatabı devlettir. Buna rağmen Kürtleri muhatap ilan etmek, sanki sorunların kaynağı onlarmış ya da çözümü engelleyen onlarmış gibi davranmak, klasik devlet aklının yüz yıldır tekrarladığı hamlenin yeni bir versiyonudur.
Bu hamlenin son dönemdeki en dikkat çekici biçimi, Alevilerin hassasiyetleri üzerinden yapılıyor olması. Alevilerin kaygılarını dile getirme adı altında Kürt siyasetine karşı bir düşmanlık örgütleniyor. Oysa bu, eski ve bildik Kürt düşmanlığının yeni bir kılıfından başka bir şey değil. Üstelik bu düşmanlığın Alevilik kisvesiyle örgütlenmesi, Alevilerin önemli bir kısmının da Kürt olduğu gerçeğini görmezden geliyor.
Kaldı ki kaygıdan söz edilecekse, en büyük kaygıyı Kürtler taşıyor. Kürt özgürlük mücadelesi, Kürt siyasi partileri, sol ve sosyalistler, Aleviler ve Türkiye’deki bütün demokrasi güçleri aynı kaygıyı taşıyor. Bundan daha doğal bir şey olamaz, çünkü karşımızda güvenilmesi mümkün olmayan bir siyasetin temsilcileri duruyor. Kaygı ortaksa yan yana durmanın gerekçesi de ortaktır. Bu yüzden ortak kaygıyı ayrışmanın gerekçesine çevirmek masum bir hata değildir.
Burada bir ayrımı da yapmak gerekiyor. Bu kaygıları taşıyan her Alevi, bu düşmanlığın örgütleyicisi değildir. Aleviler yüz yıldır aldatıldıklarını bildikleri için temkinlidir ve bu temkin anlaşılır bir şeydir. Ama bu anlaşılır kaygı, başkalarının elinde demokrasi cephesini yalnızlaştırmanın aracına dönüşebilir. İnsan farkında olmadan da yanlış bir hesabın parçası olabilir. Asıl tehlike budur.
Ama bu düşmanlığı örgütleyenlerin masum olmadığı, yazılarında açıkça görülüyor. Bu yazıları kimin yazdığı, hangi kanallarda boy gösterdikleri ve geçmişte nerede durdukları ortada. Kürt siyasetiyle konuşmanın bütün kanalları sonuna kadar açıkken, onu kamuoyu önünde hedef tahtasına oturtmayı seçiyorlar. Amaç da belli. demokrasi güçlerinin yan yana gelmesini ve yeni bir cephenin örgütlenmesini baltalamak.
Bunu ilk kez de görmüyoruz. HDP’nin kuruluş yıllarında aynı zihniyet ve aynı çevreler HDP’yi hedef almıştı. Ama HDP’nin seçimlerde ortaya koyduğu tavır ve yarattığı sinerji o saldırganlığı püskürttü. Önümüzdeki dönemde de aynısının yaşanacağına inananlardan biriyim. Devlet merkezli bakışı hakim kılmaya çalışan bu ayrıştırıcı yapının eninde sonunda deşifre olacağını biliyorum. Geçmişte gördük, gelecekte de göreceğiz.
…
Bu saldırılarda Aleviliğin kalkan olarak kullanılması, Alevilere de özel bir sorumluluk yüklüyor. Çünkü Alevi meselesi köklü bir meseledir. Kürt meselesiyle ve demokrasi güçlerinin mücadelesiyle aynı tarihsel yapının içinde, aynı mağduriyetlerin içinden geçmiştir. Koçgiri’de de, Dersim’de de, Maraş’ta da, Sivas’ta da aynı akıl vardı. Bu aklın bugün Alevilerin kaygılarını kendi hesabına kullanmasına izin vermek, o acıların üzerine bir kez daha basmak demektir. Bu yüzden Alevilerin bu dönemde yapması gereken şey başkalarının adımlarını izlemek değil, kendi taleplerini yükseltmektir.
Bugün Türkiye’de devletin yeniden düzenlenmesi, çözüm süreci ve demokratikleşme tartışılıyor. Ama bu tartışmada herkes aynı şeyi istemiyor. Devlet bu dönemden kendisini güçlendirerek, yüz yıllık aklını yeni bir kılıfla sürdürerek çıkmak istiyor. Demokrasi güçleri de buna ancak kendilerini güçlendirerek karşılık verebilir. Sürecin sonunda nasıl bir ülkenin kurulacağını, masaya kimin hangi güçle ve hangi taleple oturduğu belirleyecek. Bu yüzden Aleviler ne istediklerini açıkça ortaya koymak ve bu talebi taşıyacak gücü örgütlemek zorundadır. Talebi olmayan bir güç masada oturamaz. Gücü olmayan bir talep de masada karşılık bulamaz.
Alevilerin talebi de yalnızca Alevilerin talebi değildir. İnanç yarasının taşıyıcısı Alevilerse, bu yaranın iyileşmesi için dile getirilecek talep de bütün inançların talebidir. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din dersinin kaldırılması, Diyanet’in tek bir mezhebin kurumu olmaktan çıkarılması, devletin bütün inançlara eşit mesafede durması. Bunlar Alevilerin istediği şeyler, ama aynı zamanda Hristiyanın, Ezidinin, Yahudinin, inançsız olanın da istediği şeyler. Kimlik yarasının iyileşmesi için Kürtlerin dile getirdiği anadil, eşit yurttaşlık ve yerel demokrasi talepleri de bütün halkların talebidir. Bu iki talep birleştiğinde demokratik bir ülkenin çerçevesi ortaya çıkar. Birbirinden koparıldığında ise ikisi de eksik kalır.
Burada mesele kimin ne yaptığı değil. Kimin neyi örgütlediği, kimin neyi değiştirip neyi değiştirmediği de değil. Asıl sorular şunlar.
Senin talebin ne? Ne istiyorsun? Geleceğe dair planın ve projen ne? Kimlerle birlikte, nasıl bir yol yürüyeceksin?
Tartışma bu sorular üzerinden yürümeli. Çünkü kendi varlığını ve geleceğini başkalarının yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden hesaplamaya kalkıyorsan, belirleyici bir özne değilsin. Başkalarının senin hakkında karar verdiği bir mekanizmanın parçası olmaktan öteye geçemezsin. Bu mekanizmanın bir parçası olmak, bazen hiçbir şey yapmadan da mümkündür. Sessiz kalan, bekleyen, “önce onlar ne yapacak görelim” diyen, farkında olmadan kendisi hakkındaki kararı başkalarına bırakmış olur.
Demokrasi cephesinin yanında durmak, Alevileri bu mekanizmanın dışına çıkarmaz. Yanında duran, alkışlar ama karar vermez. Yalnızlaştıranların safında olmak ise o mekanizmanın en işe yarar parçası olmaktır. Belirleyici bir özne olmanın tek yolu cephenin içinde olmaktır. İçinde olmak, cepheye kendi rengini katmak, kendi talebini cephenin talebi haline getirmek, cephenin yönünü birlikte belirlemek demektir. HDP deneyimi bunun mümkün olduğunu gösterdi. Aleviler, Kürtler, sosyalistler, kadınlar, emekçiler aynı çatı altında kendi sözleriyle yer aldığında o cephe hem güçlendi hem de saldırıları püskürttü. İçinde olmak da somut olarak çözüm konuşulan yerde, yani masada olmaktır…
Bu yüzden geleceğe dair yürütülecek her çalışmada Aleviler mutlaka yerlerini almalı. Kendilerine sormaları gereken soru “ne kaybederiz” değil, “bu masanın neresinde oturacağız” sorusudur. Hangi komisyonda, hangi taleple, hangi sözle orada olacağız? Masanın bir köşesinde misafir gibi mi oturacağız, yoksa masanın kurucularından biri olarak mı? Bu sorunun cevabını bulmalı ve bu talebi yüksek sesle dile getirmeliyiz.
Bu masa hangi gerekçeyle kurulmuş olursa olsun, ister silahların susturulması için, ister devletin bölgedeki yeni hesapları için, ister yüz yıllık çözümsüzlüğün artık taşınamaz hale gelmesi yüzünden, o masada bu ülkenin geleceği konuşuluyor. Masayı kimin, neden kurduğu belirleyici değil. Belirleyici olan, o masadan nasıl bir ülkenin çıkacağıdır. Devlet o masayı kendi yüz yıllık aklını yeniden kurmanın aracı yapmak istiyor. Bizim görevimiz ise onu demokratikleşmenin masası haline getirmektir. Bu da ancak demokrasi güçlerinin gücüne güç katarak mümkündür. Masada devletin karşısında ne kadar güçlü durulursa, o masadan çıkacak ülke de o kadar demokratik olur. Alevilerin orada olması, yalnızca kendi taleplerini taşımak değil, demokrasi cephesinin gücünü büyütmek demektir. Bu yüzden talebimiz açık ve nettir. O masada olmak. Misafir olarak değil, kurucu olarak. Başkalarının adına değil, kendi adımıza. Ve yalnız değil, bu topraklarda kimliği ve inancı yüzünden bedel ödeyen herkesle birlikte.