Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Dede nikahı: Alevilikte evliliğin manevi güvencesi!

Alevi inancında evlilik, kadın ve erkeğin cemaat huzurunda birbirine ikrar vermesiyle anlam kazanır. Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, dede nikahının, evliliğin manevi teminatı olduğunu ve toplumsal bir sözleşme niteliği taşıdığını vurguladı. Alevilikte nikah, yalnızca bireysel bir birliktelik değil, aynı zamanda Hakk’a ve topluma karşı üstlenilen bir sorumluluk olarak kabul ediliyor.

Kılavuz, Alevi inancında nikahın “ikrar” kavramı üzerinden ele alındığını belirterek, evlilikte en önemli unsurun, kadın ve erkeğin birbirini Hakk’ın ve cemaatin huzurunda kabul etmesi olduğunu ifade etti. Dede veya seyit gibi kanaat önderlerinin huzurunda yapılan bu ikrarlar, evliliğin geçerliliği açısından son derece önemlidir.

Dede nikahının, evliliği güçlendiren ve güvence altına alan bir yönü olduğunu dile getiren Kılavuz, cemaatin huzurunda verilen ikrarın, her iki tarafın birbirini kabul ettiğini ilan ettiğini vurguladı. Geçmişte dedelerin verdiği kararların toplumsal bağlayıcılığı olduğunu belirterek, bu kararların köy ve yerleşim birimlerinde geçerli olduğunu ifade etti.

Günümüzde resmi nikahın hukuki bir zorunluluk olduğunu hatırlatan Kılavuz, Alevilerin resmi nikahın ardından dede huzurunda manevi bir nikah almak istediklerini belirtti. Bu durum, evliliğin hem toplumsal hem de manevi yönünü güvence altına almak amacı taşımaktadır.

Alevilikte kadının yeri ve sözü de oldukça önemlidir. Kılavuz, kadınların yalnızca evde değil, toplumda da eşit ve söz sahibi olması gerektiğini vurguladı. Dede nikahlarında kadının rızasının ve eşitliğinin sağlanmasının büyük bir özen gerektirdiğini ifade etti. Alevi inancında, yetkin Alevi analarının da nikah kıyabileceğini belirterek, kadının bu tür görevleri yerine getirmesinin tarihsel bir gelenek olduğunu dile getirdi.

Britanya Alevi Federasyonu’ndan Karalama Kampanyalarına Cevap: “Gerçekler Saklanamaz”

Britanya Alevi Federasyonu (BAF), son günlerde sosyal medya platformlarında kendisine ve Eşit Başkan Müslüm Dalkılıç’a yönelik yürütülen karalama kampanyalarına sert bir yanıt verdi. Federasyon, bu kampanyaların “itibarsızlaştırma operasyonu” olduğunu vurgulayarak, iddiaların asılsız olduğunu açıkladı.

Açıklamada, sosyal medya üzerinden yayılan söylentilerin Alevi inancı ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla çeliştiği belirtildi. Hedef gösterilen kurum ve bireylerin yıllardır büyük bir özveriyle çalışarak bu noktaya geldikleri hatırlatıldı. “Toplumsal bir felaketin acısı üzerinden siyasal ya da kurumsal itibar aşındırmaya dönük söylemler, vicdanî ve yapıcı değildir” denildi.

Federasyon, eleştirinin ötesine geçen dilin toplumsal mücadeleye zarar verdiğini kaydetti. Alevi yolunun iftira ile değil, hakikat ve rızalıkla yürütülmesi gerektiğine dikkat çekildi. Kurum, çalışmalarını kolektif akıl ve şeffaflık ilkeleri doğrultusunda sürdürdüğünü ifade etti.

Federasyon yönetimi, Müslüm Dalkılıç ve ekibine olan güvenin tam olduğunu belirterek, bu tür kampanyaların hak mücadelesinden vazgeçirmeyeceğini vurguladı. Açıklamanın sonunda, enerjinin sığ tartışmalar yerine eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü gibi temel sorunlara harcanması gerektiği ifade edildi.

Dede Nihat Saltuk: Hızır’ı beklemek yerine Hızır olun!

Dede Nihat Saltuk, Hızır ayının toplumsal ve ritüel anlamını vurgulayarak, bu dönemde bireylerin Hızır olmasının önemine dikkat çekti. Hızır’ın, Alevi inancında ruhun aydınlanması ve umut kaynağı olarak görüldüğünü ifade eden Saltuk, bu geleneğin tüm cemevlerinde yaşatılması gerektiğini belirtti. Hızır’ın toplumda “kutsal” bir figür olarak yer aldığını ve Alevilikteki en önemli unsurlardan biri olduğunu dile getirdi.

Hızır ayı yaklaşırken yapılan hazırlıklara da değinen Dede Saltuk, pirlerin köylere uğramasıyla birlikte toplumsal barış ve bereketin sağlanacağını söyledi. “Cemler olacak, küskünler barışacak” diyerek, Hızır’ın toplumsal birliği simgelediğini ifade etti. Hızır’ın, Alevilikteki derin anlamı ve ruhun karanlıklarından kurtulma arzusunu temsil ettiğini vurguladı.

Nihat Saltuk, günümüzde Hızır anlayışının yeterince yaşatılmadığını ve inanç önderlerinin bu konuda eksik kaldığını belirtti. “Kendi ihtiyacın varken yetime, yoksula el uzatabiliyor musun?” diyerek, toplumda yardımlaşmanın önemine dikkat çekti. Hızır’ı anlamanın, ruhun aydınlanması ve başkalarına yardım etme sorumluluğuyla mümkün olduğunu dile getirdi.

Ayrıca, Hızır ritüellerinin geçmişte nasıl yaşandığını hatırlatan Saltuk, bu geleneklerin günümüzde cemevlerinde yeterince yaşatılmadığını ifade etti. Hızır orucunun ve ritüellerinin, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhunu pekiştirdiğini belirterek, bu geleneklerin yeniden canlandırılması gerektiğinin altını çizdi.

Cehaleti Devlet Politikası Yapan Rejim ÖZGÜR DEMİR

21.yüzyılda Afganistan, Taliban yönetimi altında sadece geri bırakılmıyor; bilinçli olarak karartılıyor. Bu artık bir “kültür”, “gelenek” ya da “inanç yorumu” meselesi değil. Bu, cehaletin devlet politikası hâline getirilmesidir.
Taliban’ın kız çocuklarını ortaokuldan itibaren okuldan men etmesi, üniversiteleri kadınlara kapatması ve kadınları kamusal hayattan sistemli biçimde silmesi; açık bir siyasi tercihtir. Bu tercih, eğitimi değil itaatkâr cehaleti esas alır. Çünkü bilgi güçtür. Gücü paylaşmak istemeyen her otoriter yapı gibi Taliban da ilk önce eğitimi hedef almıştır — özellikle de kadınlarınkini.
Bugün Afganistan’da bir kız çocuğu defter taşıdığı için suçlu sayılıyor. Bir kalem, bir yönetim için tehdit olarak görülüyorsa, orada devlet yoktur; korku vardır. Taliban, dini referansları iktidarını mutlaklaştırmak için bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa bu uygulamalar ne dini temsil eder ne de ahlakı. İnancı baskının aparatı hâline getiren her rejim, sonunda inancı da kirletir.
Asıl utanç verici olan ise uluslararası sistemin bu tablo karşısındaki edilgenliğidir. “Endişe duyuyoruz” açıklamalarıyla geçen her gün, Afganistan’daki kız çocuklarının geleceğinden bir yıl daha çalıyor. Dünya sessiz kaldıkça Taliban yalnızca baskıyı artırıyor, yasakları kalıcılaştırıyor, karanlığı normalleştiriyor. Sessizlik, bu rejimin en büyük müttefikidir.
Afganistan’da yaşananlar bir iç mesele değildir. Eğitim hakkının cinsiyet üzerinden gasp edilmesi, evrensel insan haklarına karşı açık bir meydan okumadır. Bugün kız çocuklarının susturulmasına göz yumanlar, bu karanlığın sınır tanımayacağını görmek zorundadır. Coğrafya, kız çocukları için kader olmamalı. Eğitimden yoksun bırakılan her çocuk, yalnızca kendi geleceğini değil, bir ülkenin geleceğini de kaybeder.
Taliban yönetimi Afganistan’ı yönetmiyor; Afganistan’ın geleceğini rehin alıyor. Kız çocuklarını okuldan uzaklaştıran bir rejim ne meşrudur ne de sürdürülebilirdir. Tarih, cehaleti iktidar aracı yapanları affetmez.
Ve unutulmamalıdır: 21. yüzyılda, bir çocuğun defteri bile bu kadar tehlikeli olamaz. Coğrafya, kader olamaz.

Mehmet Yüksel Dede’yi Uğurlarken HÜSEYİN KELLECİ

Sevgili Mehmet Yüksel Dedem,

2012’nin ilk aylarında, Beylikdüzü’nde ve Avrupa’daki çalışmalarımızda tanıştık. Tanıştıktan sonra yoğun programlar arasında bir araya geldik. Birlikte cemler yürüttük, sohbetlerde buluştuk. O sohbetlerden ben çok şey öğrendim. Her sözün, insanın yüreğine dokunan bir iz bırakıyordu. Her bakışın, bin yıllık bir yolun tanıklığını taşıyordu.

Duruşunla, sözünle; seninle ilgili hep güzel şeyler var Dedem. Ocakzadelik üzerine söylediklerin çok kıymetliydi. Anlattıkların hep aklımda ve içimde kaldı. Ocaklarda yetişmenin sadece bir aidiyet değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu senden dinledim. O sorumluluğun; halka karşı, Hakk’a karşı, doğaya karşı, mazluma karşı olduğunu yaşayarak gösterdin.

Bizim soyumuza, göğümüze, yüreğimize süzülen sevgiyi kesintiye uğratmadan, sözünden Hakk’ın nefesini hiç eksiltmeden konuştun. Toprak Ana’yı incitmeden, yıldızlar kirlenmeden, aydınlık bir yolun mümkün olduğunu hatırlattın. Bu karanlık çağda bile umudu diri tutan, karanlığa karşı ışığı savunan bir yol erkanıydı anlattığın.

Anlatırken, ne kadar toplumda yerini bulduğunu hissettirdin. Babanı, Tacım Dedeyi anlatır gibi; ilgiyle, sevgiyle, bilgelikle anlattın. Sadece geçmişi aktarmadın; geçmişle bugünü buluşturdun, bugünden geleceğe bir köprü kurdun.

Araştırarak, okuyarak, sorgulayarak edindiğin bilgileri her zaman toplumla paylaştın. Bilgiyi saklamadın, bilginin üzerinde oturmadın, bilgiyi halkın sofrasına koydun.
Sinemilli Ocağı’nı temsil ederken onun pirini, erkânını, on iki payını hakkıyla anlattın. Tacım Dede’den Mehmet Yüksel Dede’ye uzanan yolun sadece bir soy değil, bir hizmet yolu olduğunu gösterdin. Bu yolun; rızalık, eşitlik, paylaşım ve adalet yolu olduğunu her fırsatta vurguladın.

Birlikte pirlik yaptık. Cem yürüttük. Posta oturdun ama postu hiç sahiplenmedin. Çünkü senin için post, makam değil hizmetti. Postu kutsallaştırmadın, hizmeti kutsadın. İnsanı merkeze alan bir inancın temsilcisi oldun.

Anlatırken duruşunla öğrettin Dedem. Sözünle iz bıraktın. Sessizliğin bile öğreticiydi. Susuşun bile bir dersti.

Sazınla, sözünle ve gazeteciliğinle yüreklere sevgiyi kazıdın. Özünden, sözünden hoşgörüyü hiç eksik etmedin. Hakikatin peşinden yürürken, kimseyi ötekileştirmedin. Mazlumdan, yoksuldan, dışlanandan yana saf tuttun.

Sevgili Dedem, Toprak Ana seni incitmesin, yıldızlar daim aydınlığın olsun. Sevdiklerinin gönlünde yaşayacaksın Dedem. Adın cemlerde, adın dualarda, adın dillerde yaşamaya devam edecek. Yolun yolumuzdur, sözün sözümüzdür. Işığın hiç sönmeyecek.

Alişan Tekin: Bu bina, inancımızın kalbi ve halkımızın evi!

DAKME Eşbaşkanı Alişan Tekin, Dortmund Alevi Kültür Merkezi’nin yalnızca bir bina değil, halkın evi ve inancın merkezi olduğunu vurguladı. Almanya’da inanç, kültür ve anadil eksenli önemli çalışmalar yürüten DAKME, 1993 yılında Sivas Katliamı sonrası kurulan bir dernek olarak dikkat çekiyor. Tekin, DAKME’nin kuruluş sürecinde üç kişinin, Ali Dağdeviren, Kal Fırat ve Hevalcan’ın tüzük çalışmalarını yaparak altyapıyı oluşturduğunu belirtti ve derneğin adının daha sonra Almanya’daki toplumsal koşullara uyum sağlamak amacıyla değiştirildiğini ifade etti.

Tekin, yıllar içinde eski dergâhın yetersiz kalması üzerine sekiz yıl önce mevcut binanın alındığını belirterek, bu sürecin halkın katkılarıyla gerçekleştiğini söyledi. DAKME’nin kapılarının herkese açık olduğunu vurgulayan Tekin, toplumsal dayanışma anlayışının önemini anlattı. Ayrıca, DAKME’de cemler, semah, bağlama ve anadil kursları gibi çeşitli etkinlikler gerçekleştiriliyor. Tekin, anadil kaybı tehlikesine dikkat çekerek, genç nesillerin bu dili konuşabilmesi için çaba gösterdiklerini ifade etti.

Kuzey Ren-Vestfalya Kültür Bakanı Ina Brandes’in DAKME’yi ziyaret ettiğini de aktaran Tekin, bu görüşmede bakanın kurumun projelerine akademik destek verebileceğini belirttiğini söyledi. Dortmund’da yaklaşık 55 bin Alevinin yaşadığına dair veriler olduğunu, ancak derneğin sadece 400 üyesi bulunduğunu hatırlatan Tekin, üye sayısının artış göstermesine rağmen daha fazla katılım için meclis tipi bir örgütlenme modelinin tartışıldığını kaydetti.

DAKME’nin herkes için açık bir mekân olduğunu vurgulayan Tekin, sadece sağcı ve ırkçı anlayışlara kapalı olduklarını belirtti. DAKME, inancın, kültürün, anadilin ve toplumsal dayanışmanın yaşatıldığı bir merkez olarak çalışmalarına devam ediyor. Tekin, “Bu bina sadece dört duvar değil; geçmişimiz, bugünümüz ve geleceğimizdir” diyerek DAKME’nin önemini bir kez daha ifade etti.

Maraş Katliamı: Fırça ile anıların yeniden canlanması!

Ressam Cafer Tabak, Maraş Katliamı’yla yüzleşmek amacıyla yeni bir resim projesine başladı. Katliamın tanıklarının hala hayatta olduğuna dikkat çeken Tabak, “Bugün tanıklar varken bu mücadele verilmelidir. Ben de bu mücadele için bir zemin hazırlamaya çalışıyorum” dedi. 19-26 Aralık 1978 tarihlerinde Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybetti. Katliam süresince kolluk güçlerinin hiçbir müdahalede bulunmaması, Alevilere ait evlerin ve işyerlerinin yakılıp yağmalanması, bu olayın Alevi toplumu için kapanmayan bir yara haline gelmesine yol açtı.

Cafer Tabak, Maraş’ta doğup büyüyen ve katliamın mağdurlarından biri olarak, yaşananların unutulmaması adına uzun soluklu bir resim projesine imza atıyor. Askerlik yaptığı dönemde katliamdan kurtulduğunu belirten Tabak, döndüğünde karşılaştığı manzarayı “Her taraf duman, yıkıntı içerisindeydi. Sayısız insan yaralanmış ve öldürülmüştü” sözleriyle anlattı. Tabak, projesinin detaylarını ve katliamın nasıl resmedileceğini de açıkladı.

Üç yıllık hazırlık sürecinin ardından resimlerine başlamış olan Tabak, yalnızca Maraş Katliamı değil, diğer Alevi katliamlarını da resmetmeyi hedefliyor. Proje, katliamın tanıklarının anlattıkları üzerinden şekillenecek. Sergide, katliam anılarını yansıtan resimlerin yanı sıra, görsel ve işitsel öğeler de yer alacak. Bu bağlamda, katliamda yaşamını yitirenlerin hikayelerini anlatan videoların da sergi boyunca izleyicilere sunulması planlanıyor.

Tabak, Alevi kurumlarının projeye destek vermesinin önemine vurgu yaparak, “Resimleri satışa sunmadan, Alevi kurumları tarafından kullanılmasını istiyorum. Meseleyi gündeme taşımaları gerekiyor” dedi. 2028’de Maraş Katliamı’nın 50. yılında sergiyi açmayı hedefleyen Tabak, bu çalışmalarla toplumsal bir yüzleşme sağlamayı amaçlıyor. “Bugün hala katliamı yaşayan tanıklar var. Bu tanıklar varken bu mücadele verilmelidir” diyerek, sanat aracılığıyla hakikatlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmayı arzuladığını ifade etti.

Hızır: Bereket ve kurtuluşun Alevi inancındaki sembolü!

Mehmet Seyitalioğlu, Hızır’ın toplumsal dayanışma ve manevi değerlerle örülü bir kültürün sembolü olduğunu vurguladı. Alevi inancında kutsal kabul edilen Hızır ayının, kurtuluş ve bereketin simgesi olarak görüldüğünü belirtti. Seyitalioğlu, bu dönemde yapılan oruçlar ve cemlerin inanç ve ahlaki değerlerin bir ifadesi olduğuna dikkat çekti.

Hızır ayı, kışın zorlu günlerinin geride kaldığına inanılan bir süreçtir. Bu dönemde lokmalar paylaşılır, ziyaretler yapılır ve dilekler dilenir. Seyitalioğlu, Hızır’ın zor zamanlarda insanların kurtarıcısı olduğuna işaret ederek, “Hızır, yeşillik, bolluk ve bereketin sembolüdür. Dar günlerin kurtarıcısıdır” dedi. Ziyaretlerin, bu anlayışın bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Hızır ayının tarihi ve yapılan hazırlıklar hakkında bilgi veren Seyitalioğlu, “Hızır ayı, Rumi Takvime göre genellikle Ocak sonu ve Şubat ortalarına denk gelir. Ceme katılanlar, yanlarında lokmalarını getirir ve niyazlarını yapar. Katılımcılar arasında oruç tutma zorunluluğu yoktur; herkes kendi isteğiyle oruç tutar” diye belirtti.

Seyitalioğlu, Hızır’ın hayatın her alanında varlık gösterdiğini ve en çok harman zamanı ortaya çıktığını vurguladı. Hızır’ın toplumsal bir değer taşıdığını ifade eden Seyitalioğlu, “Birbirimizin Hızırı olmalıyız. Rojava’daki zorluklara karşı duyarlılık göstererek, oradaki insanlar için dua etmek ve yardım göndermek Hızır kültürünün bir parçasıdır” şeklinde konuştu.

FEDA’dan Pir Mehmet Yüksel İçin Başsağlığı: “Hakikat Yolunun Onurlu Eriydi”

Alevi inancının kadim yolunu, eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesiyle birlikte yaşayan Sinemilli Ocağı pirlerinden Pir Mehmet Yüksel, tedavi gördüğü İngiltere’nin Sheffield kentinde 26 Ocak 2026 tarihinde Hakk’a yürüdü. Pir Mehmet Yüksel’in Hakk’a yürümesi, Alevi halkı ve demokrasi güçleri açısından derin bir kayıp olarak değerlendirildi.

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), yayımladığı yazılı açıklamayla Pir Mehmet Yüksel’i “yalnızca bir inanç önderi değil, mazlumdan yana saf tutan bir hakikat savunucusu” olarak tanımladı. Açıklamada, Pir Mehmet Yüksel’in yaşamı boyunca devletçi inkâra, asimilasyona ve sömürü düzenine karşı onurlu bir duruş sergilediği, Aleviliği folklora indirgemeye çalışan anlayışlara karşı ise Aleviliğin bir direniş ve özgürlük öğretisi olduğunu savunduğu vurgulandı.

1966 yılında Elbistan’ın Kantarma köyünde dünyaya gelen Pir Mehmet Yüksel’in, bedel ödemiş bir mücadelenin içinden geldiği hatırlatılan açıklamada; gazetecilik eğitimi aldığı, Zülfikar Dergisi’nde, İMC TV ve TV10’da yürüttüğü çalışmalarla Alevi inancını, halkların eşitliğini, kadın özgürlüğünü ve toplumsal adaleti ekranlara taşıdığı ifade edildi. Ayrıca Britanya Alevi Federasyonu İnanç Kurulu’nda görev alarak, Aleviliğin diasporada örgütlü ve güçlü biçimde var olması için emek verdiği belirtildi.

FEDA, Pir Mehmet Yüksel’in naaşının doğduğu topraklar olan Elbistan Kantarma köyünde, annesi Hatice Yüksel’in yanında sır edileceğini duyurdu.

Açıklama, “Devrin daim olsun. Yolun açık olsun. Menzilin pak olsun. Sinemilli Ocağı yoldaşın olsun. Mekânın gönüller olsun.” sözleriyle son buldu.

Pir Mehmet Yüksel’e Niyaz KEMAL DEMİR

Biz Pir Mehmet Yüksel ile tanıştığımızda ben henüz 19 yaşındaydım. O gün başlayan yol arkadaşlığımız, zamanla yalnızca bir tanışıklığın ötesine geçti. Birlikte yürüdüğümüz yol, birlikte paylaştığımız sır, birlikte taşıdığımız hakikat oldu. Onun aktarımlarıyla, Sinemili Ocağı’nı tanıdım, öğrendim, özüme daha derinden bağlandım. Pir Mehmet, bilgiyi sadece anlatan değil; bilgiyi yaşayan, yaşatmaya çalışan bir yol ereniydi.

Mehmet Dede ile benim için en anlamlı anılardan biri, o zamanlar belki tam olarak kıymetini idrak edemesem de, büyük Pir Mehmet Yüksel’i İstanbul’da yaşadığı evinde kamera ile kayıt altına aldığımız çalışmaydı. Kendi yazdığı metinleri, Kızılbaş yol erkanında okunan deyişleri benim kameramdan kayıt altına almak, bugün dönüp baktığımda ne kadar büyük ve kıymetli bir hizmetin parçası olduğumuzu daha iyi anlamamı sağlıyor. O kayıtlar sadece görüntü değil; bir yolun, bir inancın, bir hafızanın geleceğe bırakılmış emanetidir.

Pir Mehmet Yüksel, mütevazılığıyla, duruşuyla, sözüyle ve özüyle örnek bir insandı. Onunla birlikte yürümek, üretmek, hizmet etmek insana güç verirdi. Hizmet için her yere gitmeye hazırdı; yoluna sadık, ikrarına bağlıydı. Attığı her adımda tek hesabı vardı: Hakk’a ve halka hizmet.

İngiltere’de talipleriyle yol yürürken, ne yazık ki Hakk’a yürüdü. Sinemili Ocağı için, yol için, talipleri için yapacağı daha çok hizmet varken aramızdan ayrıldı. Bu, hepimizin yüreğinde derin bir eksiklik olarak kaldı. Ama biliyoruz ki, hak için yapılan hiçbir hizmet kaybolmaz; hepsi Hakk katına yazılır.

Pir Mehmet Yüksel’e verdiği tüm emekler, tuttuğu tüm oruçlar, yürüdüğü tüm yollar için niyazım şudur:
Hizmetlerin Hakk katına yazıla.
Işıklar içinde uyu Pir’im.

Yol arkadaşın, taleben…